Özgür Özel, geçen hafta Trabzon’daki halka seslendi:

“Milliyetçilerin… Demokratların... Muhafazakârların...

Lazların… Kürtlerin… Bütün Türkiye’nin Yeni Partisi yola çıktı…”

Bu söz ilk bakışta kapsayıcı siyasi konuşma gibi görünüyor. Fakat cümlenin kuruluşuna dikkat edin: Milliyetçi ayrı, demokrat ayrı, muhafazakâr ayrı, Laz ayrı, Kürt ayrı…

Toplum, ortak ekonomik çıkarları olan geniş kesimler değil, tek tek kimliklerin ve aidiyetlerin toplamı olarak tarif ediliyor…

Ortak toplumsal düzen önermekten çok, her birine “seni temsil ediyorum” demeye dönüşüyor.

Bu yalnızca Trabzon’a özgü değil.

Diyarbakır’da Kürt kardeşliği…

Hacıbektaş’ta Alevilik…

8 Mart’ta kadınlar, 1 Mayıs’ta işçiler…Vd.

Sosyal demokratların yıllar içinde oluşturduğu coğrafi ve toplumsal propaganda sözlüğü var!

Sosyal demokrasi, toplumu değiştirecek ortak program anlatmaktan, ne zaman toplumu oluşturan kimlikleri tek tek tanıyan temsil siyasetine geçti?

Yarım asır önce politik dil bambaşkaydı:

-“Toprak işleyenin, su kullananın…”

-“Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen…”

Dün toplumdaki güç ve bölüşüm ilişkisi sorgulanıyor, kimin ürettiği ve kimin pay aldığı konuşuluyordu.

Bugün ise sürekli seçmenin kimliği tarif ediliyor…

Sosyal demokrasinin ortak düzen arayışından kimlik siyasetine uzanan siyasi yolculuğuna bakmak şart artık…

Kapitalizmin yeni hizmetçileri

Sosyal demokrasi, toplumsal kesimleri ortak ekonomik program içinde birleştirmek yerine, her kesimin kendi sembolik kapısını ayrı ayrı çalmaya ne zaman başladı?

Bu sorunun peşine düşen düşünürlerden biri 68 Kuşağı’ndan Amerikalı siyaset teorisyeni Nancy Fraser… Frankfurt Okulu’nun eleştirel düşünce geleneğinden geliyor.

Onun düşüncesini önemli kılan sol siyasette yaşanan büyük değişimi erken fark etmesi… 1995 yılında yayımladığı “Yeniden Bölüşümden, Tanınmaya mı” başlıklı ünlü makalesinde, yeni dönemin siyasal dilindeki değişikliğe dikkat çekti.

Siyasetin ağırlık merkezi değişiyordu: Ücret, mülkiyet, gelir dağılımı, emek ve ekonomik eşitsizlik gibi meselelerin yanına giderek kimlik, kültürel aidiyet ve tanınma talepleri yerleşiyordu.

Prof. Fraser buna bütünüyle karşı çıkmadı. Kadınların, etnik grupların, farklı cinsel kimliklerin ya da kültürel toplulukların uğradığı ayrımcılığın gerçek olduğunu vurguladı. Ancak önemli tehlikeye işaret etti:

-“Tanınma” mücadelesi, “bölüşüm” mücadelesinin yerini almaya başlarsa ne olacak?

Fraser’a göre sorun, birincisinin giderek ikincisini siyasetin dışına itmesiydi… Ekonomik düzen geri plana itilirken, siyaset giderek kimliklerin tanınması ve temsil edilmesi etrafında kurulmaya başlandı…

Bu uyarı, kimlik mücadelesine dışarıdan bakan birinden değil, feminist düşüncenin önde gelen ismi Fraser’dan…

Türkiye’de bugün sosyal demokratların kullandığı siyasal dil daha anlaşılır hale geliyor: Soru, gelir dağılımı adaletsizliği değil, kimliğim tanınıyor mu?

Propaganda kodlarının sırrı tam burada başlıyor.

Siyasetçi pazarlamacıya dönüşürse

Türkiye’de 1980 sonrasında sol yalnız seçim kaybetmedi, siyaset yapma cesaretini de kaybetti.

12 Eylül örgütlü toplumu dağıttı; özelleştirmeler ve piyasa düzeni geldi, sendikalar zayıfladı. Vs.

Sosyal demokrasi düzeni değiştiren değil, mevcut düzen içinde seçmen yöneten siyasete çekildi...

Böyle olunca politika giderek reklamcılığın diline yaklaştı.

-Seçmen artık yurttaş değil, “hedef kitle”…

-Toplum, ortak çıkarları olan yurttaşlar değil, ayrı ayrı ikna edilecek seçmen grupları…

-Siyasetçi ise her grubun beklentisini ölçen, ona uygun sözcüğü bulan “pazarlamacı”…

Her topluluğun karşısına ayrı kimlik aynası koydu ve fakat, bütün bu insanları birbirine bağlayacak kurtuluş reçetesini bir türlü söyleyememe başladı…

Laz işçinin ücret sorunu ile Kürt işçinin ücret sorunu birbirinden farklı mı?

Alevi emeklinin pazardaki hayat pahalılığı ile Sünni emeklininki ayrı mı?

Karadenizli fındık üreticisini ezen ekonomik mekanizma ile Ege’deki üzüm üreticisini sıkıştıran düzen başka mı?

Kimlik konusunda pek cesur görünenler, ekonomik güç ilişkilerine dokunmaya gelince son derece ihtiyatlı oldu!

Mesela, vergi yükünü kim taşıyacak?

Mesela, servet nasıl vergilendirilecek?

Mesela, tarımda üretici piyasanın insafından nasıl kurtarılacak? Vs. vs.

Bu soruların karşısında siyasi berraklığı görmek zor.

Belki ürkekler; sermaye çevrelerini ürkütmekten, piyasaların tepkisinden, “aşırı” damgası yemekten…

Daha vahimi şu: Başka bir ekonomik düzen tahayyülünü artık kuramıyorlar. Bu düzenin dilini o kadar içselleştirdiler ki, o ideolojik sınırlar dışına çıkamıyorlar.

Kimliklerin adını tek tek sayıyorlar ama o kimlikleri yoksullaştıran düzenin adını bir türlü söyleyemiyorlar. Yazık.