Yaşamsal soru şu:

-Biz nasıl böyle bir ülke konumuna sürüklendik?

Buna basit ama çarpıcı yanıtlar bulmak zor değil; unutkanlığımızdan, korkaklığımızdan, eğitimin sefaletinden, hayallerimizin bile çalınmış olmasından…

İlk anda aklıma gelenler bunlar… Siz bir yığın sözcük daha ekleyebilirsiniz! İki gün içinde iki vahşi saldırı sonrası açıklamalara bakıyorum, yazılanları okuyorum. Ne yazık ki umut verici bir kırıntı dahi yok! Değerli gazeteci kardeşim Barış Pehlivan dün köşesinde okuyanın yüreğini sıkıştıran rakamlar sıraladı, paylaşayım:

-Türkiye’de yılda ortalama 180 bin çocuk suça karışıyor, son 10 yılda suça karışan çocuk sayısı yüzde 17,47 arttı!

-2025 yılında 330 bin 496 çocuk hakkında 683 bin 823 ayrı suçtan 332 bin 648 soruşturma yürütülmüş. Bunlarda 4 bin 54’ü cinayet gibi hayata karşı suçlar!

Daha bir yığın rakam paylaşmış Barış. Ancak yaptığım alıntı felaketi olanca çıplaklığı ile ortaya koyuyor! Bir ek daha yapayım; suça karışan çocukların yüzde 52,9’u uyuşturucu kullanıyor!

‘Peki sorumlular ne yapıyor’ derseniz, çalışıyorlar! Mesela Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “Atatürk’e mektup” etkinliğini yasaklamak, şeriatçı yazarların kitaplarını tanıtmak, tarikatlarla el ele okulları düzene sokmak gibi yaşamsal işlerle uğraşıyor! Atatürkçü Düşünce Derneği bu yaşamsal konuları “anlamamış olacak ki” bu mümtaz şahsiyet için suç duyurusunda bulundu!

Yazık bu ülkeye!

Önce durum saptaması...

Türkiye, tarihinin en ağır, en karanlık ve en korkutucu sürecinden geçiyor... 1919 şartlarını saymazsak, Türkiye Cumhuriyeti yüz yılı aşan tarihinde hiç bu denli parçalanmanın, bu denli köleleşmenin eşiğine gelmedi!

Cumhuriyet, son derece ağır bir iç ve dış kuşatmanın sarmalında açıkça, gözle görülür bir şekilde felakete sürükleniyor. İktidar bir yana bırakmış, düşlediği düzenin kilometre taşlarını döşemenin uğraşını veriyor... Devlet, tüm kurumlarıyla bir depremin kucağında sarsılıyor. Piyasa ekonomisi adı altında fabrikalar, bankalar, şirketler, ülkenin en büyük zenginliği demek olan stratejik madenler art arda yandaşlara ve küresel efendilere sunuluyor... Bunun adına da özelleştirme, yabancı sermayenin Türkiye’ye “özel önem vermesi” deniyor!

Bu vahim ötesi gidiş konusunda halkı aydınlatması, kamuoyu oluşturması gereken medya büyük çoğunluğu ile iktidarın ve küresel efendilerin sözcülüğünü ve tetikçiliğini üstlenmiş durumda... En etkili köşelere yerleştirilmiş bulunan işbirlikçi kalemler, ülkenin en yaşamsal konularında bile açıkça Washington’un, Brüksel’in yanında yer alıyor. Halk, müthiş bir kirli bilgi ve yorum bombardımanı altında adeta uyuşturulmuş durumda...

Bu akıl almaz yoğunluktaki iç ve dış saldırı karşısında deyim yerindeyse, “bir avuç” yurtsever aydın her türlü baskı, tehdit ve yıldırma kampanyasına karşın halka gerçekleri anlatma savaşımını sürdürüyor. Gazetelerde, televizyonlarda seyrek de olsa yer bulabilenler oynanan vahşi oyunları anlatıyor. Bulamayanlar kitap yoluyla kitlelere ulaşmaya çabalıyor…

-Onlardan biri de değerli dostum Cengiz Özakıncı…

Dolmakalem savaşları!

Ben Özakıncı’yı yıllar önce “United States Of İrtica 1945-1999” isimli kitabıyla tanıdım. Türkiye’nin soğuk savaş döneminden başlayarak nasıl teslim alındığını, irticanın ABD desteğinde nasıl serpilip geliştiğini belgeleriyle anlatıyordu. Özakıncı, üzerinde oluşturulmaya çalışılan baskılar, art arda açılan davalardan yılmadı, bir adım bile geri atmadı. İşbirlikçileri, ülke üzerine oynanan oyunları belgeleriyle yazmayı sürdürdü.

Özakıncı’nın “Dolmakalem Savaşları Dizisi” adı altında Otopsi Yayınlarından çıkardığı iki kitap yine işbirlikçi ihaneti ve emperyalizmin çirkin yüzünü, Türkiye’nin hangi araç ve amaçlarla “ılımlı İslam tuzağına” düşürülmek istendiğini belgeleriyle ortaya koyuyor. “Euro-Dolar Savaşı” ABD’nin Irak işgalinin aslında hangi gerekçelere dayandığını, Amerikan imparatorluğunu yıkacak planın aslında ne olduğunu anlatıyor. “Türkiye’nin Siyasi İntiharı-Yeni Osmanlı Tuzağı” isimli kitabında ise Türkiye’de oluşturulmaya çalışılan “ılımlı İslam” düzeni için halifeliğin ve “Osmanlıyla barışma” adı altında hanedanlığın nasıl diriltilmeye çalışıldığını, tarihsel süreci de anlatarak ele alıyor.

Biliyorum, bu kitapları yüreğiniz kanayarak okuyacaksınız ama hangi uçurumun eşiğinde olduğumuzu anlamanın başkaca yolu da yok!

- Okumak, anlamak ve bilenmektir!