Televizyonda seyrediyorum:

Polis, 96 yıla mahkûm olan arkadaşları için gösteri yaptıkları gerekçesiyle tutuklanıp mahkemeye çıkarılan gençlere destek olmak isteyen öğrencilerin üzerine şahin gibi iniyor… Coplar, tekmeler, yumruklar… Ve tabii köpekler!

-Ama ille de o sahne…

Şöyle; polis hızla genç kızın üzerine koşuyor, saçından kavrıyor, copu kaldırıyor, “Allah yarattı” demeyecek, düşmanın, pardon öğrencinin ağzını burnunu düzeltecek… Ama tıpkı kendisine benzeyen... Yani aynı giysiler içindeki başka bir polis uyarıyor:

-Yapma, basın var, yapma!

Tabii, uyarıyı aklınca çaktırmadan yapıyor… Copu kızın kafasına indirmek üzere olan polis, arkadaşını duyunca anında mutasyona uğruyor! Kolunu kızın boynuna doluyor ve büyük bir sevecenlikle otobüse doğru sürüklemeye başlıyor... Büyük bir olasılıkla devamı otobüsün içinde…

-Çünkü orada basın yok!”

Perşembe’nin gelişi…

Yukarıdaki satırlar, çeyrek asırdan da fazla bir zaman önce, 29 Ocak 1998’de kaleme aldığım bir yazımdan bir bölüm!

İlk bakışta, değişen bir şey yok gibi görünüyor; polis aynı polis, öğrenci aynı öğrenci! Döven, sürükleyen, biber gazını ver yansın eden belli, dayağı yiyen, ağzı burnu dümdüz edilen, gözaltına alınan belli! Sanki zaman donmuş, biz hep aynı kareleri izliyormuşuz gibi!

Halbuki değişen çok ama çok önemli bir şey var; artık öğrencinin (işçi, memur, emekli, esnaf da olabilir) üzerine şahin gibi inen, copunu akıl almaz bir hınçla indiren arkadaşlara, “yapma, basın var, yapma” diyecek bir başka arkadaş yok!..

-Çünkü artık iktidarın, dolayısıyla güvenlik güçlerinin çekinmesi gereken bir basın yok!..

O zamanlar, televizyon ekranında kare kare seyrettiğimiz vahşeti yok sayıp, toplumun zekasıyla alay edercesine, polise karşı kullanılan şiddet gerçekten aşırıydı” diyen, diyebilen bakanlar da yoktu, olamazdı…

O zamanlar, “Demokrasi, her isteyenin, istediği zemin ve zamanda, canı ne istiyorsa onu ifade edebileceği bir rejim değildir.” diyerek, demokrasiye ne denli uzak olduğunu itiraf eden iktidar partisi sözcüleri de yoktu…

O zamanlar, ekranlara çıkıp, “Elimde görüntüler var, bazı öğrenciler de polise saldırmış” diyen, sanki biraz önce sorgu odasından çıkıp gelmiş “köşe yazarı” kılıklı yanaşmalar da yoktu, düşünülemezdi bile…

-Çünkü, o zamanlar henüz “ileri demokrasiyle” tanışmamıştık!

Tescil!

O gün yazımı yazarken, meşhur “Susurluk Raporu” da açıklanmıştı.

Ama 11 sayfası sansürlenerek! O haliyle bile dehşet vericiydi; uyuşturucu, kara para, yargısız infazlar, faili meçhuller, devletinde içinde yer aldığı bir büyük komplo! O yazıyı, sanki bu günleri görmüşçesine, şöyle tamamlamışım:

“Susurluk pisliğinin ortaya dökülmesi aslında bizim için büyük şans. Eğer ayağa kalkabilirsek, eğer ‘Temiz Toplum’ sloganını yükseltebilirsek ne ala... Yoksa? O polis memuru, gencecik kızın üzerine giden arkadaşını “Yapma” diye uyarmaya bile gerek duymayacak. Susurluk gibi bir pisliğe müstahak olduğumuz, yani görmezden geldiğimiz ya da korktuğumuz tescil edilmiş olacak... Düşünün!”

Toprağın, zeytinin savunulduğu Akbelen’de, maden sahalarında, işçi eylemlerinde, meydanlarda, üniversitelerde yaşadıklarımız tescil günleridir!