Beş kıtada 475 üniversite ve yüksekokulu, 200 koleji vardı… 604 gazete ve dergiye sahipti… 52 radyo ve televizyon kanalı aralıksız yayındaydı…”
Dünyayı böylesine ahtapot gibi saran bu cemaatin adı Opus Dei (Tanrı’nın Eseri) idi ve Madrid’de sıradan bir Katolik papazı olan Josemaria Escriva de Balaguer tarafından 2 Ekim 1928’de kuruldu.
Papaz Balaguer “müritlerini” genelde Katolikliğe sıkı sıkıya bağlı, varlıklı, iyi eğitim görmüş zenginlerden oluşturmaya gayret etti. Cemaat eğitim yoluyla seçkin önder elemanlar yetiştirmeyi hedefledi. Okullar açtı ardı ardına. Yetmedi, taşradaki başarılı çocuklar için yurtlar hizmete sokuldu… Yetişen müritler devletin kilit yerlerine yerleştirildi… Ve hep devlet desteği gördüler...
Cemaat için komünistlerle mücadele esastı. Bu nedenle İspanya iç savaşında Cumhuriyetçilere karşı faşist Franco’yu destekledi. Zamanla ülke dışında da “hizmete” başladı. Çünkü soğuk savaş dönemi başlamıştı.
1947’de Balanguer Vatikan’a çağrıldı ve “Papa Hazretleri’nin Yüksek Papazı” unvanı verildi. Opus Dei’nin iki anahtar sözcüğü vardı: “Hoşgörü” ve “Diyalog!” Bu iki kavramı kullanarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki insanlara yakınlaştılar, konferanslar düzenlediler, okullar açtılar, Tv-gazete satın aldılar. Adları duyulmamış aydınları ünlü yaptılar.
Opus Dei özellikle İspanyolca konuşulan Latin Amerika ülkelerinde solu ezmek için aktif olarak kullanıldı. Şili, Arjantin, Paraguay, Uruguay ve Peru’da Opus Dei CIA ile hep başrolü paylaştı. Balanguer öldükten sonra azizlik mertebesine layık görüldü!
-Ancak Opus Dei kamuoyunda her zaman “Kutsal Mafya” olarak bilindi!
CIA gözetiminde alınan yeşil kart!
Yukarıdaki bilgileri, değerli gazeteci arkadaşım Soner Yalçın’ın “Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor” isimli kitabından almıştım. Okurken defalarca, “Yok artık, bu kadar da benzerlik olmaz” dediğimi belirtmeliyim!
Soner, Opus Dei’nin ibretlik öyküsünün altına, Fethullah Gülen’in ABD’de nasıl “Green Card” yani oturma izni aldığının ilginç hikayesini de eklemişti… Buraya tümünü almam olanaksız ancak Amerikan mahkemesinde kimler Gülen’in oturma izni alması için destek olmuştu bakalım: CIA ajanı Graham Fuller, Mesleğe CIA’da başlayıp sonra diplomat olan ABD eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ve CIA Balkanlar uzmanı, Yunan asıllı George Fidas… Şu ilişkiler zincirine bakın, olağanüstü değil mi?
Günlerce elimde kalem, satır satır altını çizerek, okuduğum kitapta Soner daha neler anlatıyordu neler… Yeni Şafak gazetesinin çift kişilikli yazarı Fehmi Koru’nun Beykoz’da, boğazın en müstesna ancak çivi bile çakılması yasak olan yerine nasıl yalı kondurduğu, Zahit Akman, Zekeriya Karaman, Hasan Hüseyin Ceylan gibi tiplerin hangi ilişkilerin sonucu Ankara’da 350 milyon dolarlık Armada İş Merkezi’ne ortak oldukları, Deniz Feneri yolsuzluğundaki rolleri, “bir lokma bir hırka” günlerinden milyarlarca dolarlık servetlere ulaşan “Müslüman kılıklı” dincilerin akıllara seza öyküleri ve daha neler…
-Ve tabii Ergenekon kumpasının insanı dehşete düşüren öyküsü!
Siz yalnızca Türkiye’nin “Ergenekon”u mu var zannediyordunuz?.. Hayır, Gürcistan’ın, Ukrayna’nın, Sırbistan’ın, Slovenya’nın da “Ergenekon”u var, hem de tıpkısının aynısı! Taraf’ıyla, Genç Sivilleriyle, iktidarıyla, yargısıyla, emniyetiyle, açık toplum enstitüsüyle, üniversiteleriyle… Okuyun, göreceksiniz…
-Yok artık, bu kadarı da olmaz diyeceksiniz!
“100 yıllık narkoz!”
“Yiğit düştüğü yerden kalkar. Anadolu, 100 yıllık narkozdan çıkıyor. Yeni bir diriliş, yeni bir uyanış hamlesi yaşıyoruz. İradesi örselenmiş, tarihiyle bağı kesilmiş eski Türkiye yok artık. Yüklerinden kurtulan bir Türkiye var…”
Okumamış, duymamış olabilirsiniz, pek bir şey de kaybetmiş sayılmazsınız! Ancak tarihe bir dip not olarak girmesinde de fayda var…
Bu sözler Memur Sen isimli arkasını iktidara dayamış sendikanın Genel Başkanı Ali Yalçın’a ait… Bu hadsiz zatın, memurlarla ilgili sürekli yaptığı “iktidarın isteklerine mahkûm etmek”, gelinen noktada “yoksulluğa ortak etmek” konusundaki başarılarına ancak şapka çıkarılır!
Lakin iş tarih bilgisi, cumhuriyet düşmanlığı konularına gelince cahil bir müfteri kılığı da yakışmamış diyemem!
Şayet özlediği Osmanlı düzeni olsaydı o koltuğu uzaktan dahi göremez, kapısına dahi yaklaşamazdı diyeceğim ancak o zaman zaten sendika diye bir şey de olmazdı!
Bir gün zaten iftira ve biat çukuruna kadar düşmüş olarak buharlaşacak böylelerine söylenecek ne olabilir diye düşününce zar zor iki sözcük bulabildim:
-Kifayetsiz muhteris!