Hainlik ve ihanetin odağı olan ve dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum. Bu koltuklara oturacaksınız ve vatana ihanetten yargılanacaksınız. Bundan kaçışınız asla mümkün değil…”

Yukarıdaki sözler, Deniz Kuvvetleri’nde “Kutup Yıldızı” lakabıyla tanınan, ileride mutlaka donanma komutanı sonrasında da deniz kuvvetleri komutanı olmasına kesin gözüyle bakılan Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın, aslında manifesto niteliğindeki savunmasında FETÖ’cü savcı ve hakimlerin gözlerinin içine bakarak yaptığı konuşmadan alındı…

Bugün size adını başlığa koyduğum bir kitaptan söz etmek istiyorum: Deniz üstü köpürür. Ancak kitabın bir de alt başlığı var:

-Emperyalizmin hedefindeki amiral!

Kitabın yazarı, ilk gençliğinden beri tanıdığım, her zaman dimdik ayakta durmuş, Kemalist bir yurtsever, Çağdaş Bayraktar.

Çağdaş, Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın, Deniz Kuvvetleri Harekât Daire Başkanlığından, Balyoz kumpası ile Hasdal’a uzanan, yıllarca tutsak olarak hapishanede çürütülen erdemli, onurlu, pırıl pırıl bir askerin hikayesi ile o kumpasın belgelerle, tanıklıklarla yazdığı daha kitapevlerinde raflara konur konmaz art arda iki baskı yapan, şimdilerde 3. baskısı çıkacak olan, okurken gözlerimi yaşartan mükemmel bir kitap yazmış…

Bir yandan şerefli bir askerin yaşamından, direnişinden, bu uğurda hapishanede yakalandığı kanser hastalığını bile hiçe sayan… Ergenekon-Balyoz ve diğer kumpaslar açığa çıkınca bırakıldıktan kısa bir süre sonra ise küçük kızının düğününün hemen öncesinde sonsuzluğa karışan “Kutup Yıldızı” lakaplı Çakmak’ın öyküsünü kaleme alırken, diğer yandan 5 yıllık aşağılık kumpasların da içyüzünü hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir titizlikle ortaya koymuş, sevgili Çağdaş…

-Tarihe son derece önemli bir katkı sağlamış!

“Kapatın kapıları!”

Silivri, 11 Şubat 2011, saat 21.00…

Bütün gün süren Balyoz davasında mahkeme heyeti içeri çekilmiş, bir türlü salona dönmüyordu…

Hava, pek hayra alamet değildi… Herkes birbirine “acaba ne olacak” düşüncesiyle bakıyordu. Tuğamiral Fatih Ilgar, kardeşi gibi gördüğü Tuğamiral Çakmak’a döndü ve şöyle dedi:

-Cem, her şeye hazırlıklı olalım kardeşim!

Ilgar, yanılmamıştı… Bir süre sonra, heyet salona döndü. Kumpaslar ortaya çıktıktan sonra “FETÖ Terör Örgütüne üye olmak” suçundan 12 yıl hapisle cezalandırılacak olan hâkim Ali Efendi Peksak, toplu tutuklama kararını okumaya başladı.

Salondaki öfke bir anda uğultuya dönüşmüştü. Heyet, kararın tamamı okunmadan kaçar gibi ayrılmıştı salondan… O anda Deniz Kurmay Albay Mücahit Erakyol ayağa kalkarak “Harbiye Marşını” söylemeye başladı, tabi tüm salon da beraber… Ardından Deniz Harp Okulu marşı, Hava Harp Okulu marşları okundu…

Peki, kim alıp Hasdal Hapishanesi’ne götürecekti bunca komutanı? Tümamiral Cem Gürdeniz bir fikir ortaya attı:

-Buradan çıkmıyoruz! Bunlar bizi teslim alamazlar. Kanunen bizden daha kıdemli olan bir korgeneral, orgeneral gelsin. Birinci Ordu Komutanı gelsin. Yoksa çıkmıyoruz!

Kitlenmişti salon. Bir ordu vardı içeride. Türk Silahlı Kuvvetler tarihinin en saygın komutanlarının bir kısmını da içinde barındıran… Sonuçta öyle de oldu. Ve sabahın ilk ışıklarında askerlerin Hasdal yolculuğu başladı!

Mahkeme idam kararı verememişti. Vermemişti değil verememişti! Lakin mahkeme başkanı, yıllar sonra FETÖ terör örgütü suçlamasından 13 yıl 4 ay hapse mahkûm olan Ömer Diken, başka bir duruşmada “idam cezası verseydin bari” tepkisi gösteren bir subay yakınına aynen şu karşılığı verecekti:

-İdam cezası Türkiye’de yok ki!

Sonun başlangıcı” işte bu sahnelerle tarihe mal olmuştu!

“Birgün… Mutlaka…”

Deniz üstü köpürür” kitabından yalnızca birkaç alıntı yapabildim…

İnsanı sarsan, duygulandıran, öfkelendiren bir yapıt koymuş ortaya sevgili Çağdaş. Kitabın önsözü de değerli kardeşim Barış Terkoğlu tarafından kaleme alınmış. O muhteşem önsözü şu satırlarla bitirmiş Barış:

“Sevgili okuyucu sıra sende… Üsküdar’da, üzerinde denizci çapası ve kutup yıldızı olan bir mezar görürsen yakından bak. Nakşedilmiş “Bahriye’nin kutup yıldızı” yazısını oku. Boylu boyunca yatan kişinin göğsünde büyüyerek bedenini istila ettiği tümörün, denizlere meydan okuyanlara saplanan hançerin sembolü olduğunu unutma. Cem Amiral umutsuz değildi, sakın karamsarlığa mahkûm olma.

O mezarın başında, o mübarek gemilerin geldiği seherin kokusunu bir gün mutlaka duyacağız. Bir gün… Mutlaka…”

O satırların üstüne bir damla gözyaşım düştü…