Nüket Aşkın - NEFES
Bugün edebiyatta, bilimde, sanatta, her alanda dünya ile yarışabiliyor, kendimizi ifade edebiliyorsak; bunu 1928’de atılan o cesur adıma borçluyuz. Atatürk’ün “en zor inkılabı” diyebileceğim harf inkılabı, Türk milletinin modern dünya ile entegre olmasını sağlayan en büyük sıçrama tahtasıdır.
Bu büyük devrim; 1928 yılında başlayıp biten bir tarihsel olay değil, kesintisiz süren bir aydınlanma rotasıdır. Bize düşen görev, Başöğretmenin bize miras bıraktığı bilimin ve aklın ışığında sonsuza kadar ülkemizi daha ileri noktalara taşımaktır.

Meseleyi sadece Arap kültüründen kopmak, Batı’ya yüzünü dönmek sığlığında değerlendirmek, böylesine derinliği olan bir inkılabı hafife almak demektir.
Şunu net olarak söylemeliyim ki bu inkılap Atatürk’ün bir anda aklına gelmiş, alelacele uygulamaya konulmuş bir siyasi karar değildi. Şimdi gelin hep birlikte o döneme bir yolculuk yapalım.
HARF TARTIŞMALARI ATATÜRK DOĞMADAN ÖNCE BAŞLADI
Arap harflerinin Türk diline uygun olmadığına dair tartışmalar Atatürk daha dünyaya gelmeden çok evvel, Tanzimat döneminde başlamıştı. Arap alfabesinde 31, Osmanlı alfabesinde 34 harf vardı ve dilimizdeki sesli harflerin bu alfabelerde bir karşılığı bulunmuyordu. Arap harflerini bilen herkes Osmanlı Türkçesini okuyup yazamıyordu.
1851 yılında Ahmet Cevdet Paşa, bu sorunu ilk kez gündeme getiren devlet adamı ve dil bilimcidir. Yayımladığı Kavaid-i Osmaniye (Osmanlıca Dilbilgisi) adlı eseriyle, Arap alfabesinin yetersizliğinden ötürü ıslahat önermiştir.
1861 yılında Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye adında bir bilim derneği kuran Maarif Nazırı Münif Paşa, Osmanlı’da alfabe sorununu ve harflerin ayrık yazılması fikrini ilk kez tartışmaya açmıştır. Münif Paşa, halkın yeterince eğitilemediğini, Arap harflerinin düzeltilmesi gerektiğini ileri süren bir devlet adamıydı. 1863’te Azerbaycan’ın ünlü yazar ve şairi Mirza Fethali, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa’ya “Harflerin Islahı” projesini sunmuştur. Fethali, Latin harflerinin şeriata aykırı olmadığını söyler. Kendisine bu çalışmalarından dolayı bir Mecidiye Nişanı ile takdirname verilir. 1868’de edebiyata düşkünlüğü ile bilinen Binbaşı Ömer Bey ile Menemenlizade Tahir Bey adında iki Osmanlı subayı Latin Alfabesinin alınmasını savunmuştur.

İttihat ve Terakki›nin kurucularından Arnavut bir doktor olan İbrahim Temo Latin harflerinin alınmasından yana görüşlerinden dolayı kendisine “Latinci Temo” denmiştir.
1910 yılında Tiran’lı Mehmet isimli bir Osmanlı yurttaşı Arnavutluk’ta Latin yazısı kullanılması için İstanbul’da Sadarete başvurur ancak sonuç alamaz. İki yıl sonra Balkan Savaşıyla Arnavutlar bağımsızlıklarını elde eder ve Latin yazısı Arnavutların ulusal yazısı olur.
1911 yılında Recaizade Mahmut Ekrem önderliğinde Islahat-ı Huruf Cemiyeti (Harflerin Islahı Derneği) kurulur. 1912 yılına geldiğimizde bu kez Devlet tarafından Islahat-ı Huruf Encümeni kurulur. Sultan Reşat zamanında kurulan Encümen harflerin ıslahı için kongre dahi yapar. Kongrede olgunlaşan harflerin ayrı yazılması fikri Enver Paşa’ya ilham olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde Enver Paşa da bir yazı reformu uygular. “Hatt-ı Cedid”, “Ordu Elifbası”, “Enver Paşa Yazısı” gibi adlarla anılan bu yazıda harfler ayrı yazılır ve sessiz harflerin arasına sesli harfler konulur ancak resmi yazışmalarda, telgraflarda çok sık hatalara rastlanınca bu girişim de sonuçsuz kalır.
OSMANLI TOPRAKLARI LATİN HARFLERİNE AŞİNAYDI
Aslında Osmanlı toprakları Latin harflerine fazlasıyla aşinaydı. Bürokrasi, askeriye, Saray çalışanları, ticaret yapan neredeyse herkes Latin harflerini biliyor, kullanıyordu. Özellikle Dışişleri’nde yapılan yazışmaların neredeyse tamamı Latin harfleriyle gerçekleşiyordu.

Dünya ticaret yazısı olan Latin yazısı, Osmanlıda ticaret merkezlerinin, limanların, demiryollarının vazgeçilmeziydi. Bütün mallar, sandıklar Latin harfleriyle damgalanıyordu. Hamaldan tüccara herkes bu yazıyı biliyordu. Bankacılık sektörü de Latin harflerini kullanıyor, “Düyunu Umumiye” (Genel Borçlar İdaresi) yazışmaları bu harflerle yapıyordu.
Üstelik yıllarca işgal altında kalan İstanbul’da neredeyse ara sokaklardaki tabelalarda dahi Latin harflerine rastlamak mümkündü. Buradaki temel sorun Anadolu halkının bu harflere yabancı olması, Arap harfleriyle de okuma yazmayı öğrenememeleriydi.
HARF İNKILABI NEDEN EN ZOR İNKILAPTI?
Cumhuriyet’le birlikte gerçekleştirilmesi en çetin, direnci en yüksek yeni cephe, kültür ve eğitim alanındaydı. Arap harflerinin Kur’an-ı Kerim’in harfleri olması nedeniyle halkın gözünde neredeyse dokunulmazlığı vardı. Alfabede yapılacak bir değişikliği “dine müdahale” olarak yansıtan provokatif olayların çıkma ihtimali yüksekti. Nitekim yeni alfabeye geçişte provokatif olaylar da meydana geldi. İşin teknik boyutu da en az psikolojik boyutu kadar karmaşıktı.

Mustafa Kemal’in dönemin pek çok entelektüelinin “Bu iş en az beş-on yılda tamamlanır” dediği harf devrimi için verdiği süre yalnızca “Üç aydı”. Sürenin bu kadar kısa olması da elbette devrimi çok daha zorlu bir hale getirmişti.
1927 NÜFUS SAYIMINDAKİ ACI GERÇEK
Yıllardır süregelen “Bir gecede cahil kaldık” argümanı, tarihi ve istatistiksel gerçeklerle tamamen çelişmektedir.

Cumhuriyet’in ilanının dördüncü yıldönümü kutlamalarından bir gün evvel, 28 Ekim’de ülke genelinde yapılan nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13 milyon 643 bin 270 olarak tespit edilmişti. Okuma-yazma bilenlerin oranı nüfus genelinde erkeklerde yüzde 12,99; kadınlarda yüzde 3,67 ve genel toplamda yüzde 8,61 olarak açıklandı.
Ortada devletin tescil ettiği bu kadar net ve acı bir sonuç varken, halkın bir gecede cahil bırakıldığını iddia etmek gerçek dışıdır.
Evet askeri, bürokratı, Darülfünunu, Saray çalışanıyla entelektüel bir şehirdi İstanbul. Ancak Türkiye’yi yalnızca İstanbul’dan ibaret saymak herhalde mümkün değil.
Hatta o günlerde İstanbul’da dahi eli kâğıt kalem tutmayan binlerce insan yaşamaktaydı. Sosyal tablonun vahameti o raddedeydi ki, meydanlardaki arzuhalciler tezgahlarına anneye, babaya, eşe, sevgiliye veya askerdeki oğula yazılmış mektupları matbu olarak dizmekte; okuma yazma bilmeyen insanlar, sevdiklerine gönderecekleri duyguları aynı kalemden, aynı kelamla hazırlanmış bu hazır mektuplar arasından seçmek zorundaydı.
Atatürk, aydınlarla halk arasındaki derin sosyal ve kültürel uçurumu kapatmak için bu en zorlu kulvara girmek zorunda kalmıştı.
KURTULUŞ SAVAŞI’NDAKİ STRATEJİNİN AYNISI
Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda izlediği strateji ile harf inkılabı sürecinde izlediği strateji tamamen aynıdır. Her ikisinde de önce toplumsal rızayı sağlamıştır. Atatürk, bizzat Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Kayseri, Sivas, Sinop, Yozgat, Amasya ve daha pek çok şehri tek tek gezerek halka tahta başında yeni alfabeyi anlatmış, kanun çok daha sonra yürürlüğe girmiştir.
“Millet Mektepleri” mantığının ilk adımı olan bu yurt gezileriyle önce toplumda bir okuma yazma seferberliği ve bilinç dalgası yaratmış, inkılabın mantığını millete aşıladıktan sonra 1 Kasım 1928’de kanunu yürürlüğe koymuştur.
LATİN ALFABESİ DEĞİL LATİN KÖKENLİ TÜRK ALFABESİ
Çok önemli bir bilgi kirliliğine daha açıklık getirmek isterim. Bizim kullandığımız alfabenin adı Latin alfabesi değil Latin kökenli Türk alfabesidir. Bu ifadeyi ilk kez İsmet Paşa kullanmış ve Atatürk de aynı ifadenin kullanılması konusunda hassas davranmıştır.

Atatürk bizzat ş ve ç harflerinde yer alan sedil işaretini koymuş, ğ harfini alfabeye kazandırmıştır. Ayrıca yurt seyahatlerinde vatandaşlarla yaptığı sohbetlerden, kendisine ulaşan telgraflardan edindiği izlenimlerle bugün dilimize yerleşen önemli kurallar yine kendisi tarafından konulmuştur.
Bu kurallar arasında dahi anlamındaki -de ve -da’nın, soru eki -mı, -mi’nin ayrı yazılması da yer almaktadır.
KARA TAHTA BAŞINDA BİR BAŞÖĞRETMEN
Tarihte sınırları değiştiren, rejimleri yıkan imparatorlar, liderler görülmüştür ancak eline tebeşiri alıp şehir şehir gezerek tahta başında halkına okuma yazma öğreten bir devlet kurucusuna rastlanmamıştır.
Atatürk gerçek bir “Başöğretmen”di.
Gazi’nin başlattığı harf inkılabı seyahatleri, bu devrimin halk tarafından benimsenmesindeki en stratejik hamledir.

Yeni alfabenin müjdesini ilk kez 9 Ağustos 1928’de İstanbul’da, Sarayburnu Parkı’nda verdi. O gece halka hitaben yaptığı konuşmada şu tarihi sözleri sarf etti:
“Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Güzel, ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir... Çok işler yapılmıştır ama bugün yapmak mecburiyetinde olduğumuz son değil fakat en lüzumlu bir iş olarak yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz.”
ATATÜRK’ÜN YAZDIĞI HARF MARŞI
Çankaya Köşkü, alfabe çalışmaları sırasında ilginç bir ana da tanıklık eder. Gazi Paşa, Cumhurbaşkanlığı Orkestra Şefi Osman Zeki Bey’i (Üngör) çağırır ve kendi el yazısıyla yazdığı harfleri vererek “Zeki Bey, musiki sözleri ezberlemeyi kolaylaştırır. Düşündüm ki yeni alfabeyi halkımıza müzik yardımıyla daha kolay ezberletebiliriz. Senden ricam basit bir biçimde bu harfleri bestele” der.

Gazi, önce sesli sonra sesiz harfleri yazmıştır kâğıda. Zeki Bey, hemen Gazi’nin çalışma odasındaki piyanonun başına geçer ve harflerden oluşan güfteyi besteler. Beste bittiğinde Gazi çok beğenir ve önce Köşk’te kim varsa toplayıp marşı okutur. Aşçı, şoför, bahçıvan, seyis, nöbetçiler… Köşk’teki bu heyecandan memnun kalan Gazi, birkaç gün sonra Meclisin önüne gelir. Yoldan geçen gençleri çağırıp orkestraya işaret verir ve topluluk koro halinde yine marşı okur.
Bozkırın tozundan cumhuriyetin kalbineGündem
Nüket Aşkın yazdı: Atatürk bir şov malzemesi değildirGündem
Nüket Aşkın yazdı: Dur yolcu!Gündem