Belleğimiz tuhaf bir terazidir. Sevinci tartarken gerçeği çoğu zaman kefenin dışında bırakır.
Yirmi dört yıl. Bir kuşağın doğduğu, büyüdüğü, futbola tutulup sonra ondan küstüğü, belki çocuğunu kucağına alıp yeniden umuda yelken açtığı koca bir zaman dilimi. Türkiye, dünyanın o en kalabalık sofrasına tam yirmi dört yıl aradan sonra yeniden oturdu. Sevinelim. Lakin sevincin gözümüzü kör etmesine izin vermeyelim.
Çünkü bu satırların derdi, bayramı bozmak değil. Derdi şu basit ama bir o kadar da ağır soru, 24 yıldır neden yoktuk? Ortada hastalığı teşhis edip ilacını arayan bir akıl mı vardı, yoksa ateş çıktıkça alnını ıslak bezle silen, sabaha karşı "geçti işte" deyip yatağına dönen bir hane mi? Korkarım ikincisi. Günü kurtarıyoruz, yarını harcadığımızı fark etmiyoruz bile.
Yalnız futbolda değil üstelik. Neredeyse Türkiye'de yaşayan toplumun refleksi haline geldi. Bugünü idare et, gerisini zamana bırak. Stadın çimine sürdüğümüz bu zihniyetin kökü, çok daha derinlerde, sahanın çok ötesinde.
♦♦♦♦♦
EURO 2024'ü hatırlayın. O çeyrek final, bir gece için koca bir ülkeyi sokağa döktü, bayrakları dalgalandırdı, gözleri yaşarttı. Güzeldi. Ama güzellik, gerçeğin yerini tutmaz.
Gruptaki maçların hiçbirinde futbolun vasatını aşamadık, parlayan, takımın kendisi değil, tek tek ayaklardı. Avusturya'yı son 16 turunda elerken kapımıza uzanan Mert Günok'un o efsane kurtarışı, neredeyse ilahi bir el gibiydi.
Belki de turnuvada derli toplu oynadığımız tek karşılaşma, elendiğimiz Hollanda maçıydı.
♦♦♦♦♦
"Çeyrek final az mı?" diyenleri duyar gibiyim. Bir yerden haklılar da. Çeyrek asra yaklaşan bir hasretin ardından gelen o tur, elbette burun kıvrılacak bir başarı değil.
Ancak benim için başarının ölçüsü skor tabelası değil, oyunun kendisidir. Mert'in o kurtarışı olmasaydı, bugün aynı kadronun aynı hocasını aynı cümlelerle mi anardık? Sanmıyorum.
Bir turnuvayı tesadüflerin sırtında taşımak, mimarlık değil, talihtir. Talih ise sözleşme imzalamaz, kimseye söz vermez.
♦♦♦♦♦
Tam bu noktada Vincenzo Montella'ya gelelim. Onu dün gökyüzüne çıkaran kalemler, Avustralya yenilgisinin ertesinde bugün İtalyan hocayı makarna hamuru gibi yoğurmaya başladı.
Oysa adamın ne erdemi o gece bu kadar büyüktü, ne de kabahati bu gece bu denli derin. Değişen Montella değil, bizim onu seyrettiğimiz camdı. Avustralya mağlubiyetinin bu derece şaşkınlık yaratması, nasıl bir fanusta yaşadığımızın sessiz itirafı aslında.
Elemelerde, Konya'da İspanya'dan yediğimiz 6 gol kimseyi şaşırtmadı. Gezegenin en iyi takımlarından biri karşısında o tablo, kalitenin sonucuydu.
Beni rahatsız eden rakam değil, rakamın ardındaki akıldı. Sahadaki o dağınık duruş, köşeye sıkışmış taktik fikir, çareyi inatta arayan o körlük... Eleştirilmesi gereken buydu.
♦♦♦♦♦
Asıl mesele şu; Türk futbolu, belki de tarihinin en yetenekli oyuncu havuzlarından birini elinde tutuyor.
Bu hazineyi bir teknik adamın dar penceresine sığdırmak içimi acıtıyor. Kariyerini kanatta kuran, hızıyla, çalımıyla, boşluğa o yıldırım koşusuyla var olan Kerem Aktürkoğlu'nu, ya da fiziğiyle kenarı yırtan Barış Alper Yılmaz'ı, santrfor diye ceza sahasının tam ortasına çakmak nedir?
Bir kemancının eline davul tokmağı tutuşturmaktır bu.
♦♦♦♦♦
Burada cümlemi tartarak kuruyorum. Montella yeteneksiz bir teknik adam değil.
Sorun, baskı altında karar mekanizmasının daralması, çözüm üretmek yerine inada sığınması.
Bir futbolcuyu yanlış mevkide ısrarla oynatmak, çifte zarardır. Biri kendi toprağından koparılır, öteki eksik bir parçayla tamamlanmaya çalışılır.
Ve bu inat, bir kişisel şovun aracına dönüştüğü an, artık mesele taktik olmaktan çıkar, egoya bağlanır.
♦♦♦♦♦
Paraguay'ı yenersek üst tur yolunda umut sürer elbette. Sevinir, yine sokaklara dökülürüz, yine bayraklar göğe yükselir.
Lakin mevzu bir maçı kazanıp kazanmamaktan ibaret değil. En azından benim için değil. Çünkü ödünç ışıkla ev aydınlatılmaz. Yıldız ayaklarımız bizi birkaç tur daha taşıyabilir. Ama taşınmakla yürümek, asla aynı kapıya çıkmaz.
Yirmi dört yıl bekledik. Geriye tek bir soru kalıyor; bir sonraki için yeniden yirmi dört yıl mı sayacağız, yoksa bu kez fanusun camını kırıp gerçeğin o serin havasını ciğerlerimize çekecek miyiz?