Bugün Bayram.
İster Şeker Bayramı deyin ister Ramazan Bayramı...
Önemi yok.
İster dini bir bayram olarak görün ister gelenek deyin ister bir ritüel...
Nasıl gördüğünüzün de bir önemi yok.
Hepimiz için hayatımızda izleri olan, anımsayınca gözlerimizin içini güldüren ve şiddetle özlediğimiz günlerin adıdır Bayram...
Gelin o günlerin hatırına bir günlüğüne Akın Gürlek’in mal varlığını, AK Parti’nin üzerimize yüklediği ekonomik darboğazı, adaletsizlikleri, Özgür Özel’in her yerden üzerine gelen iktidara karşı mücadelesini, yanı başımızda süren savaşı bir yana bırakalım.
Gelin bugün zamanda ve coğrafyada uzaklara götüreyim.
***
Sarıkamış’a son ziyaretlerimden birinde yalnız başıma gece yürüyüşüne çıkmıştım.
Hava açıktı, rüzgâr yoktu.
Son yağan kar her yeri kaplamış ve en üstteki tabaka sertleşmişti.
Gece olmasına karşın, dolunay sayesinde uçsuz bucaksız bir beyazlığın ortasında hissettim kendimi.
Üzerimizdeki yıldızlar kıpır kıpırdı.
Onları öyle yakın, öyle parlak ve hareketli görmeyeli on yıllar geçmişti.
Gece sessizdi ve üzerinde parlak yıldızlar olan koyu mavi bir yorgan gibi örtmüştü üstümüzü. O sessizliği karşıdaki köyden ara sıra gelen köpek sesleriyle, kara batıp çıkan ayaklarımın sesi yırtıyordu.
Bir de ayaz vardı.
Üşüyen yanağımı, nefesiyle ısıttığı avuçlarının arasına alarak ısıtmaya çalışan annemin soğuk eli gibi tanıdıktı.
Gayri ihtiyari ellerimi nefesimle ısıtmak istedim. Ancak öyle soğuktu ki -şairin dediği gibi- hohlasam gök buğulanacaktı.
Binalardan hayli fazla uzaklaştığımı fark edince durdum.
Köpek seslerinin geldiği küçük köyü izleyecek şekilde karın üstüne oturdum.
Küçük taş duvarlı köy evlerinin küçük pencerelerindeki sarı ışıklar da yıldızlar gibi kıpır kıpırdı.
Manzara insanı karşı konulmaz bir hayalin içine çekiyordu.
***
Ben de geçmişimden bir kesitin hayaline kapıldım ister istemez.
Bir arife sabahına ışınlandım.
Bayram sabahına yetişmesi gereken pandispanya tepsileriyle kurabiye hamurları hazırdı ama fırın çalışmıyordu.
Kalın yün yorganın sıcaklığında derin bir uykudan uyanıp ahşap tavandaki ağaç düğümlerinin yarattığı şekilleri bulmaya, onlara isim takmaya çalışırken içeri Şamama Nenem daldı.
“Kalk ola çitlenbik... Patispanyalar, keteler yetişmeyecek. Fırını yap.”
Homurdana homurdana kalkıp, dışarıdaki çeşmenin buz gibi suyunda yüzümü yıkadım.
Normal zamanlarda girmemiz yasak olan, her daim kilitli ve gizemli misafir odamızın ortasında emektar davul fırın duruyordu.
Önce etrafa baktım. Alt tarafı çiçekli krem rengi perdeler açılmış, camdan giren ışık vitrinde parlıyordu. İçindeki yeşil desenli su bardaklarının, süslü kahve fincanlarının, İran porseleninden tabakların oradan çıkarılıp kullanıldığını hiç görmemiştim. Annemin çeyiz sandığının üzerinde de göz kamaştıran bir dantel örtü vardı.
Odadaki klasik koltukların üzerinde de benzer dantel örtüler...
Tornavidayı ve penseyi alıp davul fırının başına oturdum. Anahtarların olduğu yerde bir sorun görünmüyordu. İçini açtığımda kiremit olukların arasında dolaşan rezistanslı tellerin iki yerden kırıldığını gördüm. İki parçayı birleştirip penseyle büktüm ve kiremit oluklara geri sıkıştırdım. Elektriğe takıp düğmeyi açtığımda çıkan çıtırtılardan ürksem de içini bir süre izledim. Artık çalışıyordu.
***
Normal zamanlarda açılmayan misafir odasının o sabahki trafiği o gün çok yoğundu. Açık pencerelerden dışarı muhteşem pandispanya ve pasta kokuları geliyordu. Onları keteler izliyordu.
Kedi gibi kapıda bekleyip hak ettiğimi düşündüğüm pandispanya dilimini kaptım.
O akşam, yılın son iftar masasında kete de vardı, pandispanya da...
Bizim Bayram arifeden başlamıştı.
Alirıza Dedem, Şamama Nenem, annem, babam, amcam, halalarım, kardeşlerim, kuzenlerim, aynı hayatta yaşadığımız dedemin kardeşi Kazım, eşi Gülzade (biz Gafa Nene derdik) onların çocukları ve torunları...
Hepimiz bir büyük sofranın etrafındayız artık.
Bizimkiler (hem öğretmen hem solcu olmalarından kaynaklansa gerek) hep bir ağızdan ve bağırarak konuşurdu. Kimse kimseye söz hakkı vermezdi (Ben o gürültü içinde sessizce en sevdiğim yemeklerden doyasıya yerdim. Bugün bu gürültülü günlerde sakin kalabilmemi o büyük, her kafadan bir ses çıkan sofralara bağlıyorum.)
***
Dışarıdan kavga ediliyor gibi görünen o sofrada sırf neşe vardı.
(Limon fobisi olan Gafa Nenenin kucağına limon koyduğumuzda onun gösterdiği aşırı paniği ve bizim ona kahkahalarla gülüşümüzü hiç unutmam mesela.)
Yüzde 80’i kendi ürettiğimiz ürünlerden oluşan o sofrada bereket vardı.
O sofrada adına imece denilen büyük bir dayanışma vardı.
O masada Bayram vardı.
***
Beni aramaya çıkan arkadaşlarımın sesiyle irkildim.
Hayalimde o şen kahkahaların atıldığı büyük aileye gülümserken, gerçekte ağladığımı yüzümde donan göz yaşımdan anlamıştım.
O masadan eksilenler olmuştu.
Dedem, Şamama nenem, Kazım dedem, Gafa nenem, Babam, amcam, kardeşim Mehtap...
Hepsini sonsuzluğa uğurlamıştık.
Kalanlar ekmek parası uğruna dağılmıştı Anadolu’ya.
Artık o büyük sofraların başında toplanamıyor, o masadaki coşkuyu ve neşeyi hep birlikte yaşayamıyorduk.
Belki de öleceğimiz ana kadar toprakla da vedalaştık ve bu nedenle kendimize yetemiyor, kendi ürettiklerimizden oluşan o sofraları kuramıyoruz.
Bir nevi sofralarımızın bereketi de kaçtı.
***
Etrafımızı saran kötülüğün yenildiği, büyük bereketli sofraların yeniden kurulduğu, şen kahkahaların yeniden atıldığı neşeli bayramların umuduyla...
Neşeli, huzurlu bir bayram diliyorum!