Susuz’dan yola çıktık. Ardahan Yolunda Beşevler mevkiinden 180 derecelik bir virajla kuzeybatıya doğru yükselirken geriye doğru baktım. 20’li yaşlarda genç bir gazeteciyken fidelerini temin etme konusunda dönemin orman bakanının başında boza pişirdiğim çamlar adeta orman olmuştu.
Cilavuz Köy Enstitüsü’nden kalan ağaçlandırma alışkanlığı, hepimizin içine işlemişti ve bu sayede küçük ilçemiz bölgenin en yeşil yerleşim yerlerinden birine dönüşmüştü.
Her bahar diktiğimiz ağaçlara, toplu olarak dikilen binlerce çam, su yatağında kendiliğinden yeşerip büyüyen salkım söğütler eşlik ediyordu.
Hayvanlar yaylada olduğu için çayırlardaki tarlalardaki ot dizlerimize kadar uzamıştı.
Yolda ilerledikçe, irtifamız arttıkça her yerin renk cümbüşü bir örtüyle kaplandığını görmeye başladık.

Çiftbulağa varmadan harabe haline gelmiş eski değirmenin yanından dere kenarına indik ve güzel bir salkım söğüdün gölgesine oturduk.
Yanımızdan akan suyun, etrafta uçuşan kuşların, böceklerin, arıların, deredeki kurbağaların sesleri tam bir senfoni orkestrası gibiydi.
Sanki görünmez bir şef vardı ve bizi mutlu etmek için doğanın en güzel senfonilerini icra ediyordu.
Ben, yeşilin, eflatunun, sarının, kırmızının her tonuyla bezeli çayırların, tepelerin çekiciliğine kapıldım. Suya düşme pahasına derenin karşı kıyısına geçtim ve tepeye yürümeye başladım.
Bugüne kadar Türkiye’nin önemli dağlarında zirve yapmış biri olarak söylemeliyim ki bu yükseklikte insanın başını sadece oksijenin azalması değil, çiçeklerin renkleri, kuşların kanat sesleri, rüzgârın dokunuşları da döndürebiliyor.
Kelimenin tam anlamıyla mest oldum.
Ayakkabılarımı ve paçalarımı ıslatan çiğ damlalarına rağmen yürümeye devam ettim. Tepenin zirvesine geldiğimde hiçbir yerde göremeyeceğiniz uçsuz bucaksız mavi gökyüzünün altındaki yeşil örtüyü ve üzerindeki onlarca rengi fark ettim.
Bu duyguyu ancak şu sözcüklerle anlatabilirim:
CENNET GİBİYDİ...
***
Oradan uzaklaşmak zor olsa da yola çıktık ve yaylaya doğru devam ettik. Bir tarlanın yanından geçerken bir defa daha güzelliğine vurulup mola verdik.
İnanın, dünyanın en ünlü ressamları tarafından yapılmış pastoral bir tablonun içinde gibi hissettim kendimi.
Bütün çocukluğum ve gençliğim buralarda geçtiği halde bu renkleri hiç bu kadar canlı, hiç bu kadar beraber görmediğimi fark ettim. Belki de içinde yaşarken değil de uzak kalınca anlıyordur insan bu güzellikleri.
***
Yaylaya vardığımızda ikindi vaktiydi. Birazdan dağda otlatılan dana sürüsü gelecekti. Bir saat sonra da inek sürüsü. Onlar gelene kadar güllü bulakta mola verdik. Çocukluğumuzdaki gibi şendik.
Yoldan aldığımız karpuzu ve Iğdır kayısılarını soğuk su gözesine attık. Sonra da suda el tutma yarışı yaptık.

Eşi Dr. Hande Mehmetoğlu çabuk havlu atsa da sevgili arkadaşım Dr. Ertuğrul Mehmetoğlu altı dakika tutmayı başardı. Ancak kısa süre yanımıza gelen Şef Yalçın İnam Ertuğrul’un rekorunu yedi dakikaya çıkardı.
O arada inek nahırı kilometrelerce uzakta Kısır dağının eteğinde görünüyordu. Ancak dana sürüsü dağdan aşağıya hızlıca ilerlemeye başlamıştı.
Yüzlerce simental cinsi dananın dağdan yaylaların olduğu yere doğru koşmasını izlemek muhteşem bir duyguydu. Danaların arkasında dört çocuk yürüyordu. Güneşin altında yanmışlardı, danaları kovalamaktan yorulmuşlardı ama yine de yüzleri gülüyordu.
Sevgili eşim Serap “Kolay gelsin çocuklar” dedi.
Dört çocuktan biri kızdı ve onun sesini duydum: “Kolaysa başına gelsin!”
Gülerek söylediğini duyunca o duyguyu çok iyi hissettim.
Çocuk aklımızla yaz tatillerinde biz yaylada bu tür zorluklar yaşarken büyük şehirlerden ziyarete gelen “turist” hemşerilerimize böyle gıcık olurduk işte.
Gülerek “siz nahırcının çocukları mısınız” diye sordum.
Kız “hayır” dedi.
Susuzlu olduklarını öğrenince soyadlarını sordum ve komşumuzun torunları olduğunu anladım. Nahırcı sadece inekleri götürüyormuş. Köyün çocukları sırayla danaları otlatıyormuş ve karşılığında ücret alıyormuş. Ücret dediysem cüzi bir ücret.
Çok şaşırdım. Bu kadar çok danayı otlatmak köyün çocuklarına kaldıysa ya çoban bulamamışlardır ya çobanların istediği para çok yüksek olmuştur.
***
Biz danaların arasına karışıp yaylalara doğru ilerlerken 3 bin 200 metre yüksekliğindeki Kısır Dağı’nın zirvesinde bulutlar kararmaya şimşekler çakmaya başlamıştı. Danalar danalıklara salındıktan yarım saat sonra inekler aynı şekilde koşarak yaylaların önüne koşuyordu. Onların da tamamına yakını simentaldi.
Bu kadar dananın, bu kadar ineğin sahiplerinin yaylalarını bulması, o yaylaların önünde buluşması, insanda büyük hayranlık uyandıran bir organizasyon gibiydi.
Yağmur başladığında arabalarımıza binip dönüşe geçiyorduk.
Yağmurla buluşan toprağın kokusunu bilir misiniz? Başımızı döndüren son şey o koku olmuştu.
Kısır Dağı’nın eteklerinden uzaklaşıp Kars’a doğru ilerlerken bir defa daha cennet gibi bir ülkede yaşadığımızı iliklerime kadar hissetmiştim.
Ancak o amansız sorular da içimi kemirmeye devam ediyordu:
“PEKİ BİZ BU CENNETTE NEDEN BU KADAR MUTSUZUZ?
YÖNETENLER NEDEN BU KADAR BECERİKSİZ?”

