Öğretmen kardeşim geçen yıl dört yıldır okuttuğu öğrencilerini mezun edip ortaokula uğurladı.
Haliyle bu yıl birinci sınıfları okutmaya hazırlanıyor.
Buluşup annemin evine gidecektik. Ancak kırtasiyede olduğunu, yeni sınıfı için hazırlık yaptığını ve işinin birkaç saat süreceğini söyledi. Ben onu beklemeden gittim.
Annemin evine gelir gelmez, kırtasiyeden aldığı ürünleri çıkarıp bir şeyler yapmaya başladı.
Kendi bastırıp, keserek şekil verdiği süslerin içine bir kalem koyuyor, yeni gelecek öğrencilerine hediyeler hazırlıyordu.
Bir devlet okulunda çalışan, anne babalarından ilk defa ayrılacak çocukları derslikte sorunsuzca tutabilmenin yollarını arayan o idealist öğretmeni izlerken bugünkü yazımı yazma konusunda zamanımın daraldığını fark ettim.
Karşımda öyle muhteşem bir manzara vardı ki...
“Bırak bu sıkıcı siyaset konularını, bugün şu anda yaşadığın bu duyguyu yaz” dedim kendi kendime...
***
Aklıma bir silgi kokusu geldi.
Siz deyin 40, ben deyim 45 yıldır duymadığım ama unutamadığım bir koku.
(Annemin hastalığından öğrendim, ses hafızasıyla koku hafızası görsel hafızadan daha güçlü olabiliyormuş.)
O kokuyu burnumda hissettiğim anda tuhaf bir duygu kapladı her yerimi.
Zamanda geri gittim. Mekân değiştirdim, kendimi anavatanımda, çocukluğumda buldum.
İlk kimin başlattığı bilinmeyen, ama her ilkokul öğrencisinin tabu gibi uyguladığı bir yöntem vardı. O muhteşem kokulu silginin ortasından delik açıp ip geçirirdik. O ipi de boynumuza asardık.
Böylece hem kaybetmez hem de gün boyu göğsümüzün üzerindeki silgiden burnumuza doğru gelen o kokuyu duyardık.
***
Siyah önlüğü giyip beyaz yakayı taktığımız o ilk gün dünkü gibi canlı gözümün önünde. O anı düşünürken, ünlü televizyoncu arkadaşımın ilkokuldayken erkek yakalığı bulamayınca okula mecburen kız yakalığıyla gittiği güne dair anısını anımsayıp gülümsedim.
Neden bilmiyorum, birden sağ kolumu da düşündüm.
Yaz boyunca hiç akmayıp okulların açıldığı hafta akmaya başlayan burnumu da sağ kolumla siliyordum, o kokulu silginin defterimde bıraktığı küçük parçaları da...
Bunu yaparken de önlüğümün altından giydiğim örgü kazağın kollarını avcumun içinde tutup sündürerek kullanıyordum. O çocuk aklımla siyah önlüğümün lekelenmesini de önlüyordum.
***
Halbuki (öğretmen çocuğu olmanın mecburiyetlerinden olsa gerek) cebimizde özenle yıkanmış ve katlanmış, kenarlarında soluk lacivert çizgiler olan ortası beyaz bir mendil bulunurdu her zaman.
En büyük şansımız belki de babamın aynı okulda öğretmen olmasıydı.
Burnumu ne zaman sağ kolumla silmeye çalışsam, beni engelleyip cebinden kendi mendilini çıkarıp burnumu silerdi. Ben kendi mendilimi çıkarıp gösterince de saçlarımı okşayıp, “bunu kullansana itoğlit” diyerek gülerdi.
***
O silgi kokusuyla aramda öyle bir bağ vardı ki herhangi bir çizgiyi silince kopan küçük silgi parçacıklarını toplayıp yeniden silgi yapmanın planlarını yapardım her seferinde.
O kıt imkanlarla “yenisini alırız” diye düşünmek dahi ne zormuş meğer.
Başlangıçta dikdörtgen olan o silginin zamanla yuvarlaklaşması, incelmesi, hatta ipi geçirdiğimiz deliğin etrafında incecik kalması iki hafta içinde işten dahi olmazdı.
Birgün silgim bittiğinde öğretmenden silgi istedim. Bana yarısı kırmızı, yarısı mavi beşgen bir silgi verdi. Kokusu benim silgimle aynı olsa, “keşke bende kalsa” diye hayal dahi kurabilirdim ama kokusuzdu. Zaten öğretmen “dersten sonra masaya bırak, demirbaştır” deyiverdi.
Demirbaş sözcüğü ile DMO yazısı arasındaki bağı ta o zamandan öğrenmiş bir kuşağız neticede. Yoksul öğrencilere DMO damgalı demirbaş kitaplar dağıtılırken “bize niye vermiyorlar” diyerek babamı sıkıştırdığımız günü düşündüm. “Bizim maaşımız var, kendimiz alırız” deyince Demirbaş sözcüğüyle arasında bağ olan başka bir kavramın da “yoksulluk” olduğunu anlamıştım.
***
Hayran hayran kardeşimin hediye hazırlamasını izlerken NEFES muhabirleriyle ortak kullandığımız haber Whatsapp grubuna bu yıl (yani milattan sonra 2026’da) okula kayıt yaptıracak çocuklardan istenen malzemelerin listesi düştü.

Bizim zamanımızda devlet yoksullara kitap veriyordu, yoksullar sınıflardaki sobalar için tezek getiriyordu. Neyse ki o zamanlar tuvalet kâğıdı, yüzey temizleyici gibi şeyleri bilmiyorduk.
Bu son satırları yazarken bir defa daha anladım ki bu ülkede imkânsızlık ve yoksulluk hâlâ “Demirbaş”...
Yaparsa AK Parti yapar!