Maç sonu rakamlara bakınca lehimize fantastik bir tablo vardı. Topla oynama %28-%72, Toplam şut 9-30, isabetli pas 217-646. Gel gelelim maç skoru 0-2. Hal böyle olunca hemen aklımıza futbol dünyasının o eski ve meşhur deyimi geldi, “İstatistik mini etek gibidir, çok şey gösterir ama asıl gerçeği gizler”.
Maçı izlemeyip sadece istatistiklere baksaydık, Avustralya’yı sürklase etmiş, topu vermemiş ve rakip kaleyi ablukaya almış bir takımımız var derdik. Çünkü topa sahip olma oranımız tavan yapmış, adeta pasörlük dersi vermiş, toplam şut sayılarında ise rakibi nakavt etmişiz Ama hayatın gerçeğinde ise sporun sadece istatistik kağıtlarında üretilen sayılarla değil, sahada “akılla” oynanan bir oyun olduğunu bir kez daha canımız fazlasıyla yanarak görmüş olduk.
Sahada futbol oynamak yerine adeta kendi aramızda top çevirme ve pas rekoru kırmaya çalışarak, stoperlerimizin birbirine attığı, orta saha oyuncularımızın yana ve geriye yaptığı “kusursuz” paslarla veri bankalarında adeta pırıl pırıl parladığı maçı maalesef kaybettik!
Acaba bu senaryo Avusturalya’nın baştan beri arzu ettiği, sinsice beklediği bir senaryo muydu? Bu tablo adamların topu kucağımıza verip, nasıl olsa “jonglör” bir yerde topu düşürecek diye beklediği teknik tarafı zayıf, fiziksel olarak kuvvetli takımların son yıllarda sıkça başvurduğu bir senaryo/taktik değil miydi?
Montella ve futbolcularımız buna çözüm üreteceğine, maç boyu sahayı enine doğru öylesine genişleterek, dikine oyunu unutup rakibin ekmeğine yağ sürerek koca 90 dakikayı eritip bitirdiler. Modern futbolun en gerçekçi aynası olan gol beklentisi oranı yerlerde sürünürken, şut sayımızın rakibin 5 katı olması neye yaradı?
Umarım bizleri dünün “şerefli mağlubiyetler” kandırmacası yerine, bugünün “ama topa sahip olma yüzdemiz yüksekti” basitliği ile uyutmaya çalışmazlar.