Son 15 gündür, Soner Yalçın’ın “Solcular – Sessizliğe Söz Düşenler” kitabını okuyorum…

Ben kendimden hiçbir kere bile, “solcu” olarak söz etmedim ama sol ahlâkı benimsedim…

Soner’in kitabını benim için ilginç ve etkili kılan ise…

Anlattığı insanların sadece “solcu” olması değil; bazılarının bildiğimiz anlamda solcu bile olmamasıydı…

***

Hayranlık duyduğum Aziz Nesin var, Yaşar Kemal var, Yalçın Küçük var ama…

Öz dayım kadar sevdiğim Cemil Meriç de var, Sezai Karakoç da…

Yani Soner, ezber bozuyor ve bize şunu soruyor:

“Solculuk bir partiye oy vermek midir; yoksa haksızlığın karşısında durmak mı?..”

***

İnsan emeğine saygı duyuyorsanız…

Güçsüzün ezilmesine itiraz ediyorsanız…

Servetin ve iktidarın birkaç elde toplanmasından rahatsızsanız…

Özgürlüğü sadece kendiniz için değil, size benzemeyenler için de istiyorsanız, cebinizde ya da yakanızda “solcu kimliği” taşımanıza gerek yok…

Kitabın bana göre en güçlü yanı da bu… Yani Soner, kitabında Türkiye’nin aydınlarını mahallelere hapsetmiyor… Birbirleriyle kavga etmiş, farklı dünyalara inanmış insanları aynı sofraya oturtuyor...

***

Velhasılıkelam canlarım, “Solcular”, geçmişin insanlarını anlatırken aynı anda…

Bugünün Türkiye’sinde “sağcı mısın, solcu musun” sorusuna cevap aramıyor…

“Haksızlık karşısında neredesin?..” sorusuna cevap arıyor…

Çeşme akıyor, testiler doluyor!

İktisatçı Mustafa Sönmez’in iddiaları ilginç…

Benim anladığım, “Fon” isimli çeşmenin müşterileri siyaset elitleri!..

Sönmez’in iddiaları doğruysa ortada müthiş bir sosyal adalet örneği(!) var!..

Nasıl mı?.. Çeşme herkese açık!..

Kimi bakraçla geliyor, kimi kovayla, kimi tankerle...

7 milyonla geleni, “evlâdım, sen şu çocuk çeşmesinden iç” deyip küçük musluklu olan çeşmeye yolluyorlar...

Kırk milyonla gelene: “buyurun efendim, aile boyu musluğumuz da var” derken…

Milyarlarla geleni ise kapıda karşılıyorlar: “Hoş geldiniz!.. Suyu kaynağından mı alırsınız?..”.

***

Vatandaş yıllardır geçim sıkıntısından ağzı kurumuş dolaşıyor ama…

Böyle bereketli bir çeşmenin adresini bilmiyor!..

Demek ki mesele suyun bolluğu değil, musluğun yerini bilmekmiş!..

Bir de herkes kendisine “mağdur” denmesini istiyor…

İyi de kardeşim, çeşmeye kendi testinle gidip suyun altına oturduysan…

Musluk patladığında sadece ıslanan değil, hesap vermesi gereken de olabilirsin!..

Bakalım daha kaç testi çıkacak?.. Ve en önemlisi: bu çeşmenin suyunu kim açtı, vanasını kim kapatacak?..

Devlerin ayakları neden kilden?

Türkiye’nin en büyük 130 şirketinden biri olan Taban Gıda’nın, mahkeme kararıyla iflâs etmesi, Türkiye ekonomisinin kırılganlığına tutulmuş aynadır…

Şirketin 2023 cirosu 12,5 milyar lira... Vergi öncesi kârı ise sadece 13,3 milyon!..

Yani her 100 liralık satıştan geriye yaklaşık 11 kuruş kalmış!..

***

Felâketin matematiği diyor ki, “ciro zenginlik değildir… Kâr başka, kasadaki nakit bambaşka şeydir…”.

Böylesine kırılgan bir yapıda yüksek faiz, kur dalgalanması ve finansmana erişim güçlüğü ölümcül olabilir… Elbette Taban Gıda’nın iflâsını sadece ekonomi politikalarına bağlamak doğru olmaz...

Şirketin borçları, nakit akışı ve yatırım kararları da incelenmeli ancak… Asıl soru şu:

Türkiye’de şirketler büyüdükçe gerçekten güçleniyor mu, yoksa yalnızca bilançoları mı şişiyor?..

Sözümün özü canlarım…

Bir ekonominin başarısı, şirketlerinin ne kadar büyük göründüğüyle değil…

Krizlere ne kadar dayanabildiğiyle ölçülür… Taban Gıda’nın iflâsı bana eski bir gerçeği hatırlattı:

Dev olmak başka, ayakta kalabilmek başka!..

Ve unutmayalım... Ciro alkış toplar, kâr yaşatır, nakit ise hayatta tutar!..

12,5 milyar lira ciro, 13,3 milyon lira (Her 100 liralık satışta 11 kuruş) vergi öncesi kârla, hiçbir şirket ayakta kalamaz…