Tarih, 31 Ağustos 1876…

Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının dün 150’nci yılıydı

Türkiye onu hâlâ iki sıfat arasında tartışıyor:

Ulu Hakan” mı, “Kızıl Sultan” mı?

Bu tartışmada eksik bırakılan temel mesele, Abdülhamit saltanatının ekonomi politiği

Marksistler tarihe hükümdarların kararları, niyetleri ve kişilikleri üzerinden bakmaz. Üretim ilişkilerine, sınıflara, servetin nasıl bölüşüldüğüne bakar…

-Devlet, hangi mali sermaye çevrelerine bağımlı?

-Vergi yükü hangi sınıfların omzuna bindi?

-Demiryolu gibi yatırımları hangi sermaye grupları finanse etti, denetledi?

-Ortaya çıkan artı-değere/kâra kim el koydu?

Bu tür soruların peşine -mesela- Marksist iktisatçı Rosa Luxemburg düştü. Berlin’de 1913’te yayımladığı “Sermaye Birikimi-Emperyalizmin Ekonomik Açıklamasına Bir Katkı” kitabında Osmanlı’yı ele aldı...

Özellikle “Uluslararası Borçlar” bölümünde Abdülhamit döneminin demiryollarını inceledi.

Luxemburg’a göre mesele yalnız ray döşemek, şehirleri birbirine bağlamak, yani “modernleşmek” değildi. Asıl mesele şuydu:

-Alman sermayesi Anadolu’daki yatırımlara para koyuyor, Deutsche Bank bu yatırımları finanse ediyor ve Osmanlı devleti yabancı şirketlerin zarar etmemesini gelir garantileriyle güvence altına alıyordu...

Peki o garantinin kaynağı neydi? Anadolu köylüsünün vergileri...

Marksist ekonomi politiğin sorusu başlıyor:

-Yatırım yapıldı fakat sermaye kimin, risk kimin, kazanç kimin?

Bağımlılık dönemi

Rosa Luxemburg’un “emperyalizm” teorisine bir katkı da Sovyet Marksist tarihçi Aron D. Noviçev’den geldi: 1937’de yayımlanan “Osmanlı İmparatorluğu’nun Yarı-Sömürgeleşmesi” çalışmasında II. Abdülhamit dönemine yalnız “borçlu devlet” olarak bakmadı.

İlk dış borç 1854’te alındı, devlet 1875’te mali iflasın eşiğine geldi. Abdülhamit bu ağır mirası devraldı. Fakat saltanatında mesele başka aşamaya geçti:

-Borç, Osmanlı ekonomisine dışarıdan müdahale etmenin aracına dönüştü...

Noviçev’in “yarı-sömürgeleşme” dediği buydu: Osmanlı siyasi bakımdan bağımsızdı; padişahı, ordusu, bürokrasisi, sınırları vardı. Ama ekonomisinde giderek yabancı sermayenin ağırlığı hissediliyordu: Bankalarda… Dış ticarette… Madenlerde… Demiryollarında… Ve devlet gelirlerinde…

Yani: Avrupa sermayesi Osmanlı’ya salt borç vermedi; parasının geri dönüşünü güvenceye almak için devletin gelir kaynakları üzerinde söz sahibi oldu...

İşte… Abdülhamit döneminde 1881’de kurulan Düyun-u Umumiye, bu bağımlılık ilişkisinin kuruma dönüşmüş en tipik haliydi. Tuzdan tütüne, alkollü içkilerden damga vergisine, balıkçılıktan ipek öşrüne kadar çeşitli gelirler artık doğrudan yabancı borçların ödenmesine ayrıldı…

Bunun anlamı köylü açısından çok somuttu: Toprağı ekip ürünü yetiştiriyor, vergi ödüyor fakat topladığı verginin bir bölümü kendi köyüne, yoluna, üretimine dönmeden Avrupalı alacaklıların faiz ve anapara ödemesine gidiyordu!

Köylü zaten düşük verim, ağır vergi yükü ve tefeci borçları arasında sıkışmıştı. Şimdi devletin mali bağımlılığının faturası onun sofrasına kadar uzanmıştı...

Noviçev’e göre Osmanlı’nın borcu artık hazinenin değil, toplumun bağımlılığına dönüşmüştü…

Mesele bu kadar da değildi:

Bağımsızlığın önemini kavramak

Sultan II. Abdülhamit döneminin ekonomi-politiği burada bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor:

-Borç yalnız maliyeyi değil, siyaseti de bağımlı hale getirdi.

Mali bağımlılık, dış politikadaki hareket alanını da daralttı.

Örneğin:

Osmanlı’nın dış borçlarının önemli bölümü İngiliz ve Fransız sermaye çevrelerinin elindeydi. Ardından İngiltere Kıbrıs’a yerleşti, Mısır’ı işgal etti, Fransa Tunus’u aldı. Rusya Kars, Ardahan ve Batum’u ve Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i işgal etti. Vs.

Abdülhamit Avrupalı güçleri dengelemek için Almanya’ya yaklaştı. Ancak yabancı sermaye yalnız para getirmedi. Deutsche Bank demiryolu imtiyazlarını toplarken, Alman sermayesi silah, ulaşım ve altyapıda kök saldı; bunun açtığı yolu kısa sürede askeri ve siyasi nüfuz izledi…

Rosa Luxemburg’un gördüğü tam buydu: Ekonomik nüfuz, zamanla siyasi nüfuza dönüşüyordu.

Bir dönem İstanbul’da yaşayan Marksist iktisatçı Alexander Parvus bunu “mali tutsaklık” kavramıyla anlattı.

İstanbullu tarihçi Stefanos Yerasimos, Osmanlı’nın Avrupa kapitalizmine bağlanmasını devletin karar gücünü daraltan bağımlılık ilişkisi olarak değerlendirdi.

Yabancı sermaye sadece demiryolları vd. üzerinden kazanç sağlamadı, Anadolu üretimini dış pazarın ihtiyaçlarına göre biçimlendirdi…

Abdülhamit elbette Almanya’nın kuklası değildi. Büyük devletleri birbirine karşı kullanarak Osmanlı’yı ayakta tutmaya çalıştı ama çelişki açıktı:

-İngiliz-Fransız sermayesinden kaçarken Alman sermayesine yaslanmak, bağımlılığı ortadan kaldırmadı sadece yönünü değiştirdi.

Gelelim en temel konuya:

Cumhuriyet’in “tam bağımsızlık” ısrarı bu Osmanlı mirasının içinden doğdu. Mustafa Kemal’in siyasi bağımsızlığın yanına sürekli mali bağımsızlığı koymasının nedeni buydu:

-Ekonomik bağımsızlığını kaybeden devlet, siyasi bağımsızlığını koruyamaz...