Prof. Yalçın Küçük hocamı çok özlüyorum.
Bu yazıyı o kaleme alsaydı, sanırım kendine özgü alaycı üslubuyla başlardı: “Bizi hiç şaşırtmıyorlar!”
TÜYAP, Aralık ayında düzenlenecek İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı olarak Latife Tekin’i seçti.
Haberi okuyunca aklıma Yalçın Küçük’ün kırk yıl önce yayınladığı “Küfür Romanları” geldi. 12 Eylül’ün devrimcileri siyaseten tasfiye ederken edebiyat yoluyla itibarsızlaştırılmasına ilişkin yazdıklarını hatırladım...
Bir de Tanıl Bora’nın yeni çıkan “Devrimciler” kitabını düşündüm. Kitabın bölüm başlarında Latife Tekin’den alıntılar yapması dikkat çekiciydi:
-“Alık bir örgütçünün yaratıcı olmayan karamsarlığı…”
-“Bir gün hayatın ‘Elveda işçiler’ diyeceğini onlara söylemem gerekiyor…”
-“Bilinç getirdim, açın diyerek kapıları çalanlar...”
“Artık ben, o yoksul insanların evladı olarak çok iyi biliyorum ki, hiçbirimiz onlardan yana değiliz. Ama onlar bizden yana...”
Latife Tekin-Tanıl Bora sol düşmanlığını tesadüf saymak mümkün mü?
Yalçın Küçük yaşasaydı, bütün bunları ironisiyle karşılar, herhalde, “Tesadüf mü; biz tarihte tesadüf aramayız” derdi.
Sonra, bu “rastlantılardan” yola çıkarak derin tartışmanın kapısını açardı: Sınıf mücadelesini tarihten çıkarıp devrimcilerin kişisel zaaflarını öne koyan bellek silmenin kırk yıldır değişmeyen ideolojik işlevi nedir?
Sahi, bir küfrün ömrü ne kadar? Kırk yıldır sövüyorlar…
Dönek saldırır
Kafkavari yazarsam yaptıkları şu:
Devrimci insanı bozmak; kişiliğini ezip düşünmeyen hamamböceğine dönüştürmek istiyorlar!
Çok bacaklı ve cılız... Hantal ve çaresiz… Yılgın ve cahil…
Tanıl Bora 760 sayfalık “Devrimciler” kitabında bunu anlatıyor! Bu yazdıklarını Latife Tekin’in 1986’da yayınlanan “Gece Dersleri” romanında okuduk:
Gülfidan, 18 yaşında sol örgüte katılır, “Sekreter Rüzgâr” kod adını alır. Devrimci örgütte yaşadığı çatışmaları, kişiliğinin bastırılmasını ve 12 Eylül darbesi sonrasında geçmişiyle hesaplaşmasının hikâyesini kırk yıldır biliyoruz...
Sekreter Rüzgâr’ın devrimci örgüt yaşamına yönelttiği sert küfürleri unutmuş değiliz:
Örgüt mü dediniz: “Artık nefret ettiğim her şeyi sevmeye zorlandığım on yıl boyunca niye mutsuz olduğumu çok iyi biliyorum...”
Bilimsel sosyalizm mi dediniz:
“Bilim denen şey onurumu beş paralık etti, anlayacağın...”
Devrimcilik mi dediniz: “Bireysel boyutlar kazanma meselesini lütfen devrimden sonraya bırak…”
Ben, Yalçın Küçük kadar cesur yazamam, diyor ki:
-Her küfürbaz önce korkak, sonra küfür ve korku üreticisidir…
-Dönek acımasızdır ama kendisinden korkar…
-Dönek saldırır…
-Dönek sanrılıdır ve bu halüsinasyonun saldırısıdır…
Ben, sadece şunu yazabilirim; hiç utanmıyorlar. “Sekreter Rüzgâr” yazgısını bakın kime benzetiyor:
-“Kaderimin Hz. Ali’nin küçük oğlunun kaderine benzediğine iyice inandım artık...”
Hz. Hüseyin mi, Hz. Hasan mı? Yazmıyor, bildiğimiz hep abarttıkları…
Sol’a küfredenler kırk yıldır daima “en iyi edebiyatçı” oldu!
Cemal Süreya “Günler” kitabında yazdı:
-“Latife Tekin: Edebiyatımızın Kibariyesi mi? Yetenekli ama son derece eksik bir yazar. Sözcüklerin gölgelerinden habersiz; kalkmış, sözcük ekonomisi kurmak istiyor...”
Ah TÜYAP!
Sol’a düşmanlıkları bitmiyor
Tanıl Bora gibi “cımbız tarihçiler” ise en iyi araştırmacı!
Bunlar, tarihsel olayları bütünlüğü içinde değerlendirmek yerine, işine gelen kişi, olay ve belgeleri seçip bağlamından kopararak yorumlayan kişiler…
Cımbızla ayıklar gibi tarihten sadece tezini destekleyen cümleleri seçiyor, çelişen olguları görmezden geliyor. Devrimcilerin kişisel zaaflarını, örgüt içi çatışmalarını ve hatalarını uzun uzun anlatırken, onları mücadeleye yönelten sömürüyü, sınıf çatışmalarını ve emperyalist baskıları geri plana itiyor…
Bunun sadece Türkiye’ye özgü olduğunu düşünmeyiniz. Özellikle Fransız Devrimi’nin 200’üncü yılında furya oldu.
Mesela: İngiliz tarihçisi Simon Schama 1989’da çıkardığı, “Yurttaşlar: Fransız Devrimi’nin Kroniği” kitabında eski rejim/krallığın sanıldığı kadar değişime kapalı olmadığını, devrimin kaçınılmaz sayılmaması gerektiğini savundu! Ona göre Robespierre, devrimci değil, sadece terörist idi!
Bir yıl sonra, CIA kökenli tarihçi Richard Pipes “Rus Devrimi” kitabında, 1917 Ekim Devrimi’ni geniş toplumsal destekle gerçekleşen işçi devriminden çok, bir siyasi azınlığın iktidarı ele geçirmesi olarak yorumladı. Hareketin düşünsel yapısında sadece şiddet vardı!
Evet, her ikisi de açık biçimde antikomünist tarihçilik çizgisindeydi…
Büyük devrimleri, kişilerin yaşadıkları trajediler üzerinden okumak böyle moda oldu. Bir dönek tarihçi Stephane Courtois’un “Komünizmin Kara Kitabı” bunun örneklerinden…
Devrimcileri tarih sahnesine çıkaran koşulları anlatmadan solun tarihini yazmak antikomünist psikolojik harp metodudur.