15 Temmuz darbe girişiminin 10’uncu yıldönümünde haliyle FETÖ gündemdeydi…

Bu örgütün yaptığı hainlikler, Ergenekon ve Balyoz kumpasları bir kez daha birinci sayfaları süsledi! 2016’daki kanlı darbe girişimi, bu konuda hâlâ “siyasi ayağın” ortaya çıkarılamaması eleştirildi…

Yıllar boyu “beraber yürüdükleri” iktidar, yaşananlardan sonra “aldatıldık-kandırıldık” diyerek ellerini yıkadı… Peki, bunun dışında başta Fethullah olmak üzere FETÖ hangi çevrelerle pek bir içli dışlıydı?

-Paydaş liberallerle tabii!

Haklarında pek çok yazım var ama bugün “FETÖ’nün solcuları” kitabına baş vurmak istedim, çünkü acayip bir “macera romanı” gibi!

Hikmet Çiçek, neredeyse çocukluk yıllarımdan beri tanıdığım, devrimci tavrı, yaşamının neredeyse 22 yılını faşist darbelerde, kumpaslarda, hapishanelerde geçirmesine karşın ne solculuğundan ne de karakterinden ödün vermiş bir güzel insandı, ağabeyimdi, arkadaşımdı, dostumdu...

-Maalesef geçen yıl sonsuzluğa karıştı...

Yıllar önce gönderdiği kitabın adını görünce gülümsemiştim:

- FETÖ’nün ‘Solcuları!’

Gözüm kapalı sayabileceğim “eski” solcu artıklarını, paydaş liberalleri, “yetmez ama evet” sloganını bayraklaştıranları, bugün çoğu buharlaşmış dönekleri kaleme aldığını hemen anlamıştım... Hikmet Çiçek’in kitabında bahsettiği tipleri sizler de epey iyi tanıyordunuz...

Kolayca devşirilen eski solcular!

Karen Fogg, çok yakın tarihimizin gayet mühim figürlerinden biri...

Bizim mesleğin duayenlerinden Mehmet Ali Kışlalı bu kadını nasıl tanımlıyordu biliyor musunuz:

- Diplomatik olayları izlemeye 1958’de başladım... Ama meslek hayatımda Karen Fogg gibi, bulunduğu ülkede adeta kışkırtıcı ajan gibi çalışan, bunun için gizlice örgütlenen bir diplomata rastlamadım!

Bu kadın 2000’li yılların başlarında birkaç yıl Türkiye’de Avrupa Birliği Temsilcisi olarak görev yaptı. Sevdiklerine şu sözcüklerle hitap ediyordu:

- Sevgilim, darling, tatlım...

Sevmedikleri, nefret ettikleri için ise kullandığı deyim şöyleydi:

- Uyuyan köpekler!

Hükümet içindeki bakanlardan, Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey isimlerine, büyükelçilere, Adalet Bakanlığı’ndan büyük sermayenin önemli temsilcilerine ve tabii yazılı ve görüntülü medyada pek çok “eski solcu” sevdikleri vardı Fogg’un; öyle ki, onlara talimat vermekte, “makbuzunu gönder, paran hazır” demekte, meyhaneye davet etmekte hiçbir sakınca görmüyordu! Bunların tümü, hanımefendinin e-postalarının şifreleri birileri tarafından kırıldıktan sonra
ortaya çıktı...

Karen Hanım, bu ekibi sürekli olarak “Kör Agop’un Kumkapı’daki meyhanesine” davet ettiği için, dönemin Gözcü gazetesi bu gruba şu ismi takmıştı:

- Kör Agop Çetesi!

“Parayı gösterince akılları başlarından gitti!”

Şimdi bu hanımefendinin meyhanede ağırladığı bu zevata attığı mesajlardan bir, iki tanesini paylaşayım. Mesela “eski solcu” Şahin Alpay’a gönderdiği talimatta ne diyordu:

-Bana göre bundan sonra izlenecek yol, KKTC’de Türklerin sesi olan Denktaş’ın itibarını azaltmak, Ankara’daki hiyerarşi ile askeri temsil ettiğini AB’ye göstermektir!

Peki bu hanımefendi bu cüreti nerden buluyor, karşılığında ne veriyordu acaba? Bunu görmek için de 1 Nisan 2001’de Cengiz Çandar’a gönderdiği mesaja bakalım; AB’nin çıkardığı Güncel Haber için makaleyi bakın nasıl istiyordu:

- Birinci sayfada AB ve Avrupa bütünleşmesi olarak tercihen katışıksız Türk görüşünün dışında bir şeyler yazan bir seçkin Türk köşe yazarının makalesi var. (Burada yazı yazan yukarıdaki isimlerden bazılarını belirttikten sonra devam ediyor) Hepsi bu yoldan geçtiler... Şimdi senin sıran. Güncel bir Avrupa konusu üzerine bizim konuk yazarımız olur musun? Ödeme mümkün, bize makbuz gönder...

Çandar, hemen yanıt veriyordu:

- Sevgili Karen, senin bu önerini nasıl geri çevirebilirim? Sizin sayfanızdan geçenler kuyruğunda en son sırada oluşum şaşırtıcı...

Nihat Genç, Fogg’un mesajları ortalığa saçıldıktan sonra şöyle diyecekti:

- ‘Türk yazarlarına parayı gösterince akılları başlarından gitti’ lafı da Türkiye’nin utanç tarihine yazılmış Karen Fogg’un lafıdır!

Bence bu kitabı okuyun. Ben de ölümü hâlâ içimi sızlatan sevgili Hasan Yalçın’ın “Dönekler” kitabından bir alıntı ile bitireyim:

- Dönek, kendini önemsizleştirmiş adam demektir... Dönmek, beynin ve vicdanın satılmasıdır. Tamamen ve toptan, bir evin içindeki eşyalarla birlikte satılması gibi... Dönmek kişiliğin kırılmasıdır... Hangisi daha aşağılayıcı ve acımasızdır acaba; yüzün ameliyatla değiştirilmesi mi, yoksa ruhun teslim alınıp dönekleştirilmesi mi? İtirafçı, boyun eğmek zorunda kaldığını öne sürebilir. Dönek ise bıçağın altına gönüllü yatmış adamdır!

NOT: Sevgili okuyucular bir süreliğine izin rica ediyorum, dönüşte görüşmek üzere…