2002'nin haziranında, okul sırasındaki çocuklar, bugün kendi çocuklarına "babanız da bir zamanlar bu takımı sevmişti" diye anlatacak yaşa geldi. Sonra bu 24 yılın, iki maçta nasıl buharlaştığını da yanına ekleyin. İşte göğse oturan taşın adı bu. Bekleyiş.

Veda etmek başka, böyle veda etmek başka. Sıfır gol, sıfır puan, sıfır umut. Hatta sıfır mahcubiyet. Asıl yürek yakan da bu sonuncusu zaten.

Futbol bu, kazanan da var kaybeden de. Anlayamadığım, hayal kırıklığı sonrası yüreğimize su serpmesi gerekenlerin millete akıl vermesi. 'Bizim Çocuklar denince iyi, 'Hayırdır Çocuklar?' denilince kötü. Ne ala memleket.

"Bu takım 24 yıl sonra Dünya Kupası'na götürdü ya, gerisi teferruat." İyi de o Kaf Dağı'na siz kendiniz çıktınız, inmesini de yine kendiniz bileceksiniz.

'Bizim çocuklar' götürmeseydi 'başka çocuklar' götürürdü bizi o turnuvaya. Ülkenin futbol birikimi bir kişiye, bir kadroya zimmetli değil. Katılmak bir başarıysa, katılıp da hiçbir iz bırakmadan dönmek nedir, onu söyleyen yok.

♦♦♦♦♦

Bu kafilenin sahaya çıkarken kaybettiği şey yetenek değil, ufuktu.

Bir futbolcunun Dünya Kupası sahnesini kariyerinin zirvesi değil de bir milliyetçilik gösterisinin dekoru gibi görmesi, modern futbolda geçerliliğini yitiren bir durum. Hamasetle beslenen kas yorulmaz, çünkü hiç koşmaz.

Şunu da peşinen kabul edeyim, haklı oldukları bir nokta var. Evet, bu oyuncular kulüplerinde para eden adamlar. Avrupa'nın iyi liglerinde forma giyiyorlar, fena da oynamıyorlar.

Ama mesele hiçbir zaman yetenek meselesi olmadı. Mesele, 11 adamın aynı anda aynı şeyi istemeyişiydi. Bireysel kalitenin toplama dönüşmediği yerde skor tabelası acımaz.

♦♦♦♦♦

Montella'ya gelince. Günahın büyüğü onun. Ama suçu tek başına onun sırtına yıkmak, kolaycılığın ta kendisi.

EURO 2024'ten bu yana bu takımın sıradan bir futbol oynadığını söyleyenlerdenim. Söyleye söyleye dilimde tüy bitti desem yeridir.

Hocanın inadı, takımın geleceğine ipotek koydu, doğru. Ama dün onu göklere çıkaran o makbul kalemler, bugün yerin dibine sokarken aynı klavyeyi kullanıyor.

Asıl yüzü kızarması gerekenler, sahadakiler kadar tribün üstündeki o localarda oturanlar. İkiyüzlülük de gol yer, ama kimse onun istatistiğini tutmaz.

YENİ TEKNİK DİREKTÖR AZİZ YILDIRIM

Şimdi gelin, milli takımın gürültüsünün altında ezilen asıl hikayeye dönelim. Çünkü o gürültü çok işe yaradı. Fenerbahçe'de bir devrin daha ilk gününde çatırdadığını kimse doğru dürüst konuşamadı.

Aykut Kocaman'la çıkılan yol, bir sabah uyanıldığında İsmail Kartal'a dönmüştü. Bir gün, 24 saat. Hani her şey hazırdı?

Hani planlar aylar önce masaya dizilmişti? O planların hangi rüzgarla dağıldığını bilen var mı içinizde? Yok. Herkes kendi köşesindeki gazeteciye fısıldıyor, herkes kendini aklıyor, kimse gerçeği söylemiyor.

♦♦♦♦♦

Daha iki yıl önce "Fenerbahçe'nin artık büyük hocalara ihtiyacı var, bizim çocuğumuz deyip devam etme lüksü kalmadı" diyen adamla, bugün İsmail Kartal'ı koltuğa oturtan adam aynı kişi.

Aziz Yıldırım'ın dünkü cümlesiyle bugünkü tercihi arasındaki mesafe, bir seçim kazanmaya yetecek kadar uzun, bir vaadi tutmaya yetmeyecek kadar kısa.

Kartal'a da sözüm var, ama saygıyla. Bir zamanlar "derbi öncesi hocayla anlaşmalar Fenerbahçelilere yakışmaz, bunu Allah'a havale ediyorum" diyen bir adamdı.

Kulüp tarihinin en çok puan toplayan teknik adamıydı. Hocam, o günkü duruşun nereye gitti? Kuyunu kazanların "oğlum İsmail" çağrısına bu kadar kolay mı geldin?

Fenerbahçe camiasındaki yerini tartışmak haddim değil. Ama bir insanın ilkesiyle koltuğu arasında kalınca koltuğu seçmesine de "Fenerbahçe için" kılıfı geçirilmez. Burada gördüğüm, zayıf bir oyun değil, zayıf bir duruş.

Sadeleştirelim öyleyse. Bu kavganın, bir günde dönen dümenin altında yatan tek bir gerçek var: Fenerbahçe'nin yeni teknik direktörü, sahanın kenarındaki adam değil, kulübenin de üstündeki locada oturan adamdır. Hayırlı olsun. Aziz Yıldırım, takımı bir kez daha kendi gölgesinde kuruyor.

♦♦♦♦♦

Seçimden önce mikrofona "22 Haziran'a kadar transferleri bitiririz, hatta benim dönemimde bile ilk kez böyle olacak" demişti Aziz Bey. Bugün elde ne var? Vedat Muriqi. O kadar.

Bundan başka değil başka bir transfer, girişim bile göremedik. Vedat zaten bavulu elinde, kapının önünde bekliyordu. 32 yaşındaki bir santrfora 15,5 milyon euro bonservis ödenmesi bir tartışma, bu rakamın resmi ağızdan hala doğrulanmaması bambaşka bir tartışma.

İşin en acı yeri ironisinde. Bir zamanlar geçmiş yönetime "Hangi oyuncuya ne ödendi, bilen var mı? Hani şeffaflık? Hani kurumsallık? Böyle kurumsal yapı mı olur?" diye yüklenen de aynı Aziz Bey'di.

♦♦♦♦♦

Dünya Kupası'nın gürültüsü bütün bu çatlakların üzerine branda gibi serildi. Brandayı kaldırınca altında yeni bir şey yok aslında. Eski Aziz Yıldırım'ı tanıyanlar için sürpriz değil bu manzara, yeni tanışan içinse pahalı bir ders.

24 yıl bekledik bir Dünya Kupası için. Sabrı öğrendik, kabullenmeyi de öğreneceğiz belli ki. Ama şu soruyu zihninizin bir köşesine asın, günlerce orada sallansın.

Yenilgiden ders çıkarmayanları değil, yenilgiden bile gocunmayanları, üstüne bir de size kafa tutanları neyle, nasıl, hangi umutla affedeceksiniz?

Bekleriz. Beklemeyi bizden iyi bilen yok. Asıl korkulması gereken, beklerken değişeceğine inandığımız o son şeyin de çoktan bavulunu toplayıp kapının önüne dikilmesi.