Hafta sonu İstanbul’daydım. Koşuyolu’ndaki Mahalle Evi’nde ilginç bir diyaloğa denk geldim. Son zamanlarda “bu kadar da olmaz” dediğimiz çok şey oluyor ama duyduğum hikâye gerçekten de “bu kadar da olmaz” dedirten cinstendi.
Bir tanıdığım dişiyle tırnağıyla biriktirdiği paralarla kirada oturduğu eve yakın bir ev satın almış.
Kirada oturduğu evin kolonları çatlamıştı. Herkes oradan bir an önce taşınmasını telkin ediyordu. Zaten kentsel dönüşüm kararı alınmış ve sözleşme imzalandığı için de evi boşaltmak zorunda kalmışlardı.
***
O evde oturdukları her gün yaşam tehlikesi olduğundan yeni ev satın aldıkları için çok mutlu oldum.
“Hayırlı olsun, bir an önce taşının, çıkın o evden” dedim.
“Biz de istiyoruz ama kiracı nedeniyle mesafe kat edemedik” dedi.
Neden olduğunu sordum.
“Bir dokun bin ah işit” derler ya...
Tam o durum.
Evdeki kiracı önceki ev sahibinin davadan ve mahkeme kararından kaynaklanan 1 milyon lirayı aşan kira farkından vazgeçmesini istiyormuş.
Önceki ev sahibi mahkeme sürecinde yaşananlardan o kadar bıkmış ki “1 kuruşundan bile vazgeçmem” diyormuş.
***
Önceki ev sahibiyle mahkemelik olma nedenlerini sordum.
Ortalama kiraların 50-60 bin lira olduğu bir yerde (mahkemeye sunulan bilirkişi raporunda 58 bin lira belirlemiş) 18 bin liraya oturuyormuş. Mahkeme ikisi arasında bir rakam bulup 38 bin lira kira belirlemiş. Ancak ‘henüz istinaf kararı onaylamadı’ diyerek 18 bin lira ödemeye devam ediyormuş.
“İmkânı yoktur belki. Ödeyemiyordur fazlasını, yeni ev de bulamıyordur” diyerek iyimserliğimi sürdürdüm.
“Aynı ilçe sınırlarında kendisine ait bir ev varmış. Bir bankanın üst düzey yöneticisi kiracı olarak oturuyormuş ve çok yüksek bir kira alıyormuş” karşılığını verdi.
***
Hay Allah!
Evi alan tanıdığım, oturdukları evin durumunu, kentsel dönüşüm çerçevesinde yıkılacağını, satın aldığı eve kendilerinin taşınacağını kibarca anlatmış. Ancak kiracı hiçbir şekilde iş birliği sinyali vermemiş. Bunun üzerine de kendisine ihtar çekmek zorunda kalmışlar.
Tablo o kadar net ki...
Kendi evinden yüksek kira alıp, büyük İstanbul depremi yaklaşırken kolonları çatlamış bir evde hayati tehlike içinde olduklarından bir an önce taşınması gereken bir ailenin evinden çıkmamak, hatta düşük kirayla oturmayı sürdürmek istemek...
Bunu yapan biri, hukuk karşısında nasıl haklı çıkacağını düşünebilir ki?
Biraz araştırınca sorumun yanıtını buldum.
Zira, sözünü ettiğim kiracı, haklı olmadığını bilen ama siyaseten çok güçlü olduğuna inanan, sürecin her hâlükârda kendi lehine gelişeceğinden emin olan biri çıktı.
Evin yeni sahibi sıradan bir vatandaş. Kiracı ise eli kolu uzun, siyasi desteği güçlü biri!
Biraz araştırınca öğrendim ki kendisi Cumhurbaşkanlığı’na bağlı çok önemli bir kurumun başkanının eski eşi.
***
“Biz iktidarız, güç bizde, haklı olsak da olmasak da hep biz kazanırız” hissini bilir misiniz?
Sanırım, o kiracı da bu hissi fena halde yaşıyor.
İnsanlara “en büyük günah kul hakkı yemektir, kul hakkı yerseniz hiçbir şekilde affedilmezsiniz” tarzı fetvalar veren birilerinin, sahip oldukları siyasi güce güvenerek başkalarının haklarını çiğneyip, sahip olmadıkları şeyler üzerinde hak iddia etmesi, ne yazık ki bu dönemin klişesi haline geldi.
Anlatmaya çalıştığım bu “biz iktidarız” ruh hali ne hukuk devletiyle bağdaşıyor ne hakla ne adaletle.
Ancak ne yazık ki gücü ve yetkiyi elinde bulunduranların neredeyse tamamında bu ruh hali var.
Sadece hakkı yenenler için değil, bütün ülke için çok üzücü!