Mayıs ayı bizim memlekette muhteşem olur. Karlar erir, kar suları toprağın en ince gözeneklerine sızar, yolunu bulup derinlere iner, bütün kışı toprakta geçiren tohumları harekete geçirir.
Sonra her yer yeşile boyanır. Rengarenk çiçekler kaplar bütün doğayı.
Manzaraya da doyamazsınız, kokulara da...
O muhteşem bahar günlerinde ahırda tutmak, inekler, boğalar, koyunlar, kuzular ve buzağılar için tam bir eziyet olurdu.
Bütün kışı kapalı bir ahırda geçiren hayvanları dışarı salmak, canlanan doğayla buluşmalarını sağlamak, çocukluk yıllarımın en güzel etkinliğiydi.
O kış ahırda doğmuş danaların dışarı ilk çıktıklarında gün ışığıyla ilk karşılaştıklarında neler yaptığını hiç gördünüz mü?
Ben gördüm, hatta onların (köyde “cırtiklemek”, “cırtik atmak” denilen) o kontrolsüz sağa sola koşma haline, kontrolsüz sevinçlerine eşlik etmek için peşlerinden koşar dururdum.
Ali Rıza Dedem, bu işlerden çok keyif aldığıma sık sık tanık olduğundan “bu çocuk çoban olacak” diye takılırdı. Doğrusu ben de dedemin bu takılmalarından hiç rahatsız olmaz, tersine hayvanları meraya yayıp, bir yandan kitap okuyup diğer taraftan hayallere dalmaya bayılırdım.
***
O günlerden birinde bir düvemiz patates tarlasının altından geçen derenin kenarında, bir kavak ağacının altına uzanmıştı. Bir terslik vardı hareketlerinde. Yan yatıyor, arka ayaklarını mümkün olduğu kadar ileriye uzatmaya çalışıyor, kasılıyor, acı çekiyor gibi sesler çıkarıyordu.
Yanına gidip şiş karnına dokundum. Balon gibiydi. “Köpmüş” dedim kendi kendime...
(O yaşlarda dahi bildiğimiz detaya bakar mısınız? Baharda protein ve öz su bakımından zengin olan otları yiyen işkembeli hayvanlar işkembelerinde toplanan gazı atamadığı için tehlikeli bir şişkinlik yaşardı. Buna veterinerler ruminal timpani, halk köpme derdi.)
Batıl olduğunu sonradan öğrendiğim bir köpme önlemine başvurdum hemen.
Ağaç dallarıyla düdük yapmak için arazide hep yanımda taşıdığım bıçakla düvenin kulağını biraz keserek kanattım.
Yaptığım şey hiçbir işe yaramayınca hiç durmadan eve koştum. Dedeme, Şamama Neneme nefes nefese durumu anlattım. Kulağını kestiğimi ama işe yaramadığını tekrar tekrar söyledim.
Nenem, “köpme değil, o düve yüklü, ilk olduğu için zorlanıyor” dedi.
Yüklü, hamile demekti bizim oralarda.
Hemen dere kenarına indik. Biz düvenin yanına gidene kadar doğum başlamıştı.
20 dakika sonra gaşka bir danamız olmuştu (koyu renkli bir buzağının alnının ortasında farklı renkli -beyaz, sarı- bir leke varsa o hayvana gaşka deniliyor).
***
Yeni doğan bir dananın, bir tayın ilk adımlarına çok şahitlik etmişliğim var. Dünyanın en keyifli izlencelerinden biri olsa gerek.
Bizim gaşka dana da ayağa kalkar kalkmaz annesine yöneldi. Şamama Nenemin yönlendirmeleriyle de annesinin memelerini bulmaya çalışıyordu.
İlk defa doğuran düve de bu duruma henüz alışık değildi ve ne yapacağını bilmiyordu.
Şamama Nenem bir yandan düveyi sakinleştiriyor, diğer yandan buzağıyı düvenin yeliniyle buluşturmaya çalışıyordu. Nihayetinde gaşka dana annesinin memesini bulup emmeye başladı. Çiçeği burnunda anne de danasını yalayarak temizlemeye ve kurutmaya başladı.
Bu arada nenem yanında getirdiği bakraca biraz süt sağdı ve “Ağız sütüyle sana kömbe yapacağım” dedi.
Ağız sütü, yeni doğuran bir inekten alınan ilk süttü. Kömbe de tandırda sütle yapılan pide tarzı pofuduk ekmekti.
O kömbenin buğusunu da tadını da hiçbir zaman unutmadım.
O gece hem gururla hem kömbe ile ödüllendirilmenin duygusuyla huzur içinde uyumuştum.
***
Anadolu’da ilk ürün, ilk mahsul, ilk buzağı hep çok kıymetli olmuştur. O ürünü en kıymetli olana sunmak da Anadolu kültürünün önemli bir parçasıdır.
Bu nedenle iyi bir çocuk olarak o ilk sütle yapılmış kömbeyi ilk yiyen kişi olmanın gururunu hep yaşadım.
Bu küçük jestler sayesinde kendimi hep değerli hissettim.
Hatta biraz büyüyüp, kurban kesme ritüelinin bir aktörüne dönüşünce, kurban etinden bir tikeyi hızlıca pişirip, koştura koştura (ilk lokması kurban eti olsun diye o saate kadar aç bekleyen) Şamama Neneme götürürdüm ve bu da benim ona verdiğim “sen de benim için çok kıymetlisin” mesajımdı.
***
Şamama Nenemin ağız sütüyle yaptığı ilk kömbeyi bana sunması, Kurban Bayramı sabahı yediği ilk lokmanın kurban eti olması, sadece bireysel bir alışkanlık değildi.
İlk ürünü beklemek, beklerken sabretmek, paylaşırken kıymet vermek, bilinçli ya da bilinçsiz, Anadolu’da yaşamış milyonlarca ananın yaptığı gibi, bereketin kaynağı olduğuna inanılan bir kültürel alışkanlığı yeni nesillere taşımaktı.
Bugün birlikte yaşamamızın en büyük çimentosu da o kültür olsa gerek.
İnsana değer veren, iyiliği yücelten kültürel kodlarımızın, kötülük karşısında can çekiştiği, bir zamanlar değerli saydığımız insanların bizlere her yeni gün “daha kötü olamazdı” dedirttiği şu günlerde analarımızın, nenelerimizin yüzyıllardır taşıdığı o kültürel kodlara sahip çıkılması dileğiyle...
Hepinize sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir bayram diliyorum.