Mahsa Amini olaylarıyla beraber İran’da bazı şeylerin değişmesini isteyen yurttaşların kullandığı bir kavram vardı: “Zendegi normal”
Yani normal hayat. Sokaklara çıkan, isyan eden, bunu yaptığı için ölen, öldürülen, idam edilen İranlıların, “Yahu kardeşim derdiniz nedir, ne istiyorsunuz?” sorusuna verdikleri yanıt: Normal bir hayat istiyoruz.
Herhalde dünyanın pek çok yerinde, pek çok kişi aynı cevabı verebilir. Normal bir hayat istiyoruz.
Zaman zaman İranlıların kullandığı bu kavramı daha yakından anladığımı düşünüyorum. Yalnız değilmişim.
Bir izleyicim bana uzun bir e-posta yazmış. Dertleşmek istemiş. Sağ olsunlar izleyiciler çoğu zaman beni evlerinden biri gibi görüyor. Ne mutlu bana. Herhalde bir tür duygudaşlığın kurduğu bir bağ olsa gerek.
***
İzleyicim boşanmış bir anne. İlim öğreterek geçiniyor. Akademik dünya ve hayatla cebelleşiyor. Her gün bir skandal patlamasa işi daha kolay olurdu.
“Bu mektubu size gündemi anlatmak için değil, yaşadığımız dönemin gündelik hayatımızda yarattığı ve bir süredir anlamlandırmaya çalıştığım bir duyguyu paylaşmak için yazıyorum.
Neye hevesimiz var? Bazen büyük buhranları, savaş dönemlerini anlatan romanları okurken insanların yaşadığı ruh halini düşünüyorum. Her şeyin olağanüstü olduğu ama gündelik hayatın bütün sıradanlığıyla devam etmek zorunda kaldığı o tuhaf çelişkiyi.
Sanırım bugün hissettiğim tam olarak bu: Bir olağanüstülük halinin içinde yaşamaya çalışırken bizden sürekli olağan davranmamızın beklenmesi.
Yaşadıklarımızın ağırlığı ile bunları olağan karşılamamız beklentisi arasında giderek büyüyen bir mesafe var. Sanki her şey normalmiş gibi işe gitmemiz, üretmemiz, çocuklarımızı yetiştirmemiz, sosyal hayatımızı sürdürmemiz gerekiyor. Oysa bütün bunların arka planında sürekli taşımak zorunda kaldığımız bir ağırlık var.
Sıkıntım bugün ‘Biz bu koşullar altında gündelik hayatımızı nasıl sürdüreceğiz?’
Akşam dostlarımızla buluşmak, çocuklarla dışarı çıkıp bir yer görmek, iki çift laf etmek, hatta o basit ama güzel “Bu akşam dışarı çıkıyorum, ne giysem?” heyecanını duymak... Bunlar olağan bir hayatın doğal parçaları. Bizden de bütün bunları sürdürmemiz, çalışmamız, üretmemiz, çocuklarımızı yetiştirmemiz, yarın için planlar yapmamız bekleniyor. Ama biz olağan bir dönemden geçmiyoruz.
Belki de ihtiyacımız olan, bütün bunlara rağmen nasıl normal yaşayacağımızın anlatılması değil; yaşadıklarımızın normal olmadığının açıkça söylenmesi, hatta haykırılması.
Normal bir şey yaşamıyoruz.
Ve bunu dile getirmek, umutsuzluk ya da karamsarlık değil.
İçinde bulunduğumuz gerçekliği olduğu gibi kabul etmek. Bazen insanın ihtiyacı olan şey, kendisine her şeye rağmen hayatına devam etmesinin söylenmesi değil, hayatına devam etmekte neden bu kadar zorlandığının anlaşılması.”