AKP ilk iktidara geldiğinde çevreden gelen anti sistemdi. Küçük devlet, güçlü toplum, serbest birey üzerinden politika yapılıyordu. O dönemin mottosu ‘medeni ülkelerde kimse genel kurmay başkanının adını bilmez’ idi. Şimdi bırak Genelkurmay Başkanını, vali-kaymakam isimlerini ezbere sıralıyor, “Hangi emniyet müdürü nereye atandı” haberinden politik okuma yapıyoruz.
Türkiye en devletçi dönemini yaşıyor. Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile seçilmişler önemsizleşti, atanmışların sistem üzerinde etkisi arttı. Milletvekillerinin değil savcıların isimlerini ezbere biliyoruz. Emniyet müdürlerinin atamaları sayfa sayfa haber oluyor. Magazin haberi dediğimiz, valilerin hobilerinden ibaret hale geldi.
Çerçeve yasa ile çerçevelenen sürece de buradan bakmak lazım. İlk çözüm süreci büyük ölçüde kültürel haklar, etkili sivil toplum, daha fazla söz hakkı ve demokrasi üzerinden gitti. Siyasi olarak akamete uğradı.
Şimdi içinden geçtiğimiz ikinci süreç için örgütün askeri olarak yenilgiye uğratılması etkili oldu. Demokrasi meselesi hiç işin içine sokulmadı. Devlet kendine karşı işlenmiş suçları belli ölçüde af kapsamına sokabilecek bir çerçeve hazırladı. Bu çerçeveye uyan Kürt siyasetine de masada yer açtı.
Kürt siyaseti devlete eklemleniyor, resmileşiyor.
Bunu sadece Kürt siyaseti değil muhalefetin de resmileşmesi sürecinin bir parçası olarak okumak lazım. Butlan kararı ile CHP’nin başına gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun dış politikaya destek verirken Erdoğan’ın kullandığı kavram setinin aynısına başvurması tesadüf değil. Muhalefetin resmileşmesi süreci çağrı ya da ikna değil, bayağı sopa ile gerçekleşiyor. Resmileşmeyenlere Silivri yolunun açık olduğu her fırsatta hatırlatılıyor.
Siyasetin resmileştiği ölçüde anlamsızlaştığı da bir döneme girdik. Resmi çerçeve dışında bir söz neredeyse söylenemez hale geldi.
Deniz Göktaş’ın başına gelenlere iyi bakmak lazım. Göktaş politik hiciv şovunu YouTube’a yükledi. Şov kısa sürede milyonlarca izlendi. Şovdan kısa parçalar çeşitli dijital mecralarda viral hale geldi. Göktaş, “Bu şakamın tam anlaşıldığını düşünmüyorum” diyerek Cumhurbaşkanı ile ilgili espri yaptığı bölümü X hesabından tekrar paylaştı. Hiciv yolu ile muhalefet, hatta bir tür kafa tutma anlamına gelecek bu eylemi sistem hiç de hoş karşılamadı. Son dönemlerin bir klasiği haline gelen, Göktaş’ın tam tahliye edecekken başka bir suç iddiasından tutuklanması olayına tanık olduk. Devlet, “Tam olarak direncini kırmadan, ruhunu karartmadan bırakmam” mesajını her seferinde veriyor.
Manifest grubunun menajeri Tolga Akış da tutuklandı. Akış’a yöneltilen suçlamalarda müstehcenlik de var. Grubun tarzı genel olarak müstehcen bulunmuş. Hatta savcılık “Müstehcenlik sadece bedenin özel parçalarını göstermek olarak da değerlendirilemez. Şarkı ve danslarda verilen mesajlar, bu mesajların çocuklara ulaşıyor olmasına bütün olarak bakmak lazım” diyor. Aslında bu, yeni durumu bize anlatıyor. Devlet artık her şeye bir bütünün parçası olarak bakıyor. Başat bir devlet var. Devletin unsuru da hür vatandaşlar değil. Varlık amacı devlet mekanizmasının devamlılığı ve erkini sağlamak olan, ruhu sönmüş, içine çökmüş, fikrini ifade etmeyen, hatta tercihan fikri de olmayan bir grubun birey de olmayan parçaları…
Hani herkesin sudan sebeplerle içeri atıldığı bir dönemde, yeni sürece, çerçeve yasaya nasıl sevinelim deniyor, ortada bir tezatlık var gibi tasvir ediliyor ya… Aslında bir tezatlık yok. Hepsi aynı sürecin parçaları.
Bu vesileyle, güvenlik olmadan özgürlük olamayacağını ancak özgürlük olmadan güvenliğin de uzun erimli olamayacağını hatırlatarak bu topraklarda özgürce yaşayabilmemizin tohumlarını atan Kurtuluş Savaşı kahramanlarını rahmetle anmak istiyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.