-Yalçın Küçük’e ithaf-
Tarih çoğu zaman kesin doğruların değil, güçlü anlatıların ürünü. “Resmi” olarak kabul edilen birçok yorum, doğrudan kanıtlardan ziyade dönemin siyasi atmosferinin şekillendirdiği kabullere dayanıyor…
Önceki gün…
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, ilk basın şehidi olarak kabul edilen Hasan Fehmi’yi mezarı başında andı.
Yapılan açıklamada, uzun yıllardır tekrarlanan yerleşik anlatının dışına çıkılmadı. Suikastın İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından işlendiği ya da en azından bu çevrelerce tertiplendiği yönündeki ima yine yinelendi.
Bu yaklaşım, somut kanıtlardan ziyade, Hasan Fehmi’nin beş aydır yazdığı “Serbesti” gazetesinde İttihatçılara yönelttiği sert eleştirilerden hareketle oluşturulmuş kabule dayanıyor.
Peki gerçek ne?
Hasan Fehmi’nin öldürülmesine ilişkin kesinleşmiş yargıdan söz etmek mümkün değil. Zira, İttihatçı hükümetin titiz araştırmalarına rağmen olayın faili hiçbir zaman ortaya çıkarılamadı. Buna rağmen, suikastın doğrudan İttihatçılar tarafından gerçekleştirildiği yönündeki kanaat, çoğu zaman sorgulanmadan tekrar ediliyor. Oysa dönemin siyasi atmosferini iyi bilmek-kavramak gerek...
Hasan Fehmi’nin ölümü yalnızca “kim yaptı” sorusuyla değil, “bu olay nasıl siyasal etki yarattı, kimlerin işine yaradı” sorularıyla birlikte ele alınmalı...
Nitekim suikast ardından oluşan toplumsal tepki, bir hafta sonra iç savaşa dönüştü...
Konuyu açayım:
Suikast mı provokasyon mu
Gazeteci Hasan Fehmi’nin ölümü suikast mıydı, yoksa provokasyon amaçlı cinayet mi?
Suikast, belirli bir hedefi ortadan kaldırmaya yöneliktir…
Provokasyon ise, olayın kendisinden çok, onun yarattığı toplumsal tepkiyi, krizi, kaosu hedefler…
Hasan Fehmi’nin 6 Nisan’daki ölümünün ardından olay kısa sürede siyasallaştı ve İstanbul’da İttihatçı iktidara karşı 13 Nisan’da (31 Mart) ayaklanmaya dönüştü.
Yani, cinayetin sonucu, kendisinden daha büyük etki yarattı.
Peki, bu sonuç yönlendirilmiş bir sürecin parçası mıydı?
Mesela: Cinayetin arkasında yalnızca iç siyasi hesaplaşmalar mı vardı? Yoksa dönemin büyük güçlerinin -İngiltere gibi- aktörler üzerinden yürüttüğü daha geniş nüfuz mücadelesi mi vardı?
Kürt milliyetçisi Mevlanzade Rıfat’ın çıkardığı Serbesti gazetesi, dönemin liberal muhalefetini temsil eden Ahrar Fırkası çevresinin yayın organıydı.
Bu liberal muhalefetin fikri öncülüğünü Prens Sabahattin üstleniyordu. Ki bunlar Osmanlı’da etkisini kaybetmek istemeyen İngiliz hattındaki siyasi çizginin temsilcileri idi. (Hasan Fehmi ilk gazetesi Emel’i Londra’da çıkardı. Yakın arkadaşı Ali Kemal’le konferanslar düzenledi. Vs.)
13 Nisan iç savaşı çok katmanlı kırılmaydı. Ayaklanmada iç aktörler (asker, talebe, ulema, liberal muhalefet), dış etkiler (İngiltere) birlikte rol oynadı...
13 Nisan ayaklanmasını FETÖ’nün (liberaller ile ittifaklı) 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimine benzetebiliriz. Arkasındaki ABD-İsrail hattını görmezden gelemeyiz.
FETÖ başarılı olsaydı “Gazeteci Hrant Dink’i Ergenekoncular öldürdü” diye tarih yazacaktı!
Aydın aklını kullanandır
Tarihimizde 13 Nisan/31 Mart Vakası, öncesi ve sonrasıyla sistemli biçimde siyasi propagandaların konusu yapılıp, gerçek bağlamından koparıldı...
Olay gerektiği gibi analiz edilmediği için, “Hasan Fehmi’yi İttihatçılar öldürdü” (ya da “Uğur Mumcu’yu İranlılar katletti” gibi) kolaycı, tekrar edilen kalıplar sorgulanmadan tarihi gerçek diye sunuluyor!
Böylece toplum, yönlendirilmiş krizlerin yüzeyinde oyalanırken, arka plandaki etkili aktörleri görmezden geliyor!
Halbuki, 13 Nisan yalnızca ayaklanma değil, Osmanlı üzerinde nüfuz mücadelesi yürüten dış güçlerin devreye girdiği kritik kırılma...
Bu bağlamda, İngiliz etkisinin dışlanması, tarihsel gerçekliği eksik okumak anlamına gelir.
İkdam ve Mizan gibi muhalefet gazetelerinin, -tıpkı Balyoz kumpası gibi- “Hasan Fehmi’yi bir zabit öldürdü” deyip krizi büyütmesi, yönlendirilmesi ve sonuç üretmek istemesi sadece iç dinamiklerle açıklanamayacak kadar derindir…
Unutmayınız: Büyük güçler doğrudan darbe yapmaz kriz ortamı üretir, kullanır…
Bu süreçte İstanbul’daki ayaklanmayı bastıran Hareket Ordusu ise, yalnızca askeri müdahale gücü değil, sonraki yıllarda ortaya çıkacak anti emperyalist milli direniş ruhunun erken örneğiydi: Kuvayı Milliye... Karşısında ise, Damat Ferit Paşa, Mevlanzade Rıfat ve Ali Kemal çizgisinde somutlaşacak İngiliz etkisine açık emperyalizmin yer alması tesadüf değildi...
İtibarıyla 13 Nisan’ı doğru okumak; Türkiye’nin modern tarihinde milli irade ile dışa bağımlı siyaset arasındaki temel ayrışmanın kökenlerini görmek anlamına gelir…
Hasan Fehmi cinayetini kesin ifadeyle İttihatçılara mal etmek ezberin tekrarıdır…