Uğur Mumcu cinayeti soruşturmasında atılan yeni adım, otuz yılı aşkın süredir tartışılan dosyayı yeniden gündeme taşıdı.
Benim de yazacaklarım var:
Öncelikle cinayeti anlamak için 1990’lar dünyasına bakmak gerekiyor:
Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler Birliği dağıldı, Soğuk Savaş sona erdi. Dünya, “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen bambaşka döneme girdi...
Küreselleşme hız kazandı, ideolojik kamplaşmaların yerini neoliberal politikalar, sermayenin küresel dolaşımı ve piyasa ekonomisinin azgınlaşması almaya başladı...
ABD tek süper güç olarak öne çıkarken, Ortadoğu bu yeni dengelere göre yeniden şekillendi…
Bu dönem İran, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nın ağır ekonomik ve toplumsal yükü altında yeni yol aramaya başladı. Enflasyon… İşsizlik… Harap olmuş altyapı… Yüz binlerce savaş gazisi...
Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin önceliği, savaşın harap ettiği ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak, ekonomiyi toparlamak ve Batı ile ilişki kurup ülkesinin uluslararası yalnızlığını azaltmaktı. Liberal sayılabilecek ekonomik açılımlar yaptı; özelleştirmeleri artırdı, yabancı sermaye aradı, petrol gelirlerini yeniden üretime yöneltmeye çalıştı…
Yani İran, 1980’lerin doğrudan devrim ihracı söyleminden uzaklaştı, dış ilişkilerini savaş sonrası oluşan bölgesel güç dengeleri ve güvenlik öncelikleri doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye yöneldi…
O dönem Türkiye’de neler oldu:
Bir sloganın kodları
Dünyada Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ABD’nin öncülüğünde yeni uluslararası düzen kurulurken, Türkiye peş peşe yaşanan Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı suikastları ile sarsıldı…
Her cinayetin ardından aynı slogan meydanlarda, manşetlerde ve televizyon ekranlarında tekrarlandı:
-”Türkiye İran olmayacak!”
Bu slogan, salt bir tepki değildi; halkın olayları algılama biçimini belirleyen en güçlü siyasi söylemlerden biri haline geldi.
Kısa sürede İran, komşu ülkeden-devletten çok, Türkiye’de laiklik tartışmalarının, rejim kaygılarının ve irtica korkusunun başlıca simgesi haline geldi.
Böylece cinayetler sadece adli soruşturmanın değil, dönemin siyasal hafızasının parçası oldu…
Oysa, yukarı yazdım İran’ın “devrim ihraç” edecek gücü filan yoktu. Keza:
Türkiye ile İran arasında gelişen ekonomik ve diplomatik ilişkiler bu tür sloganik tavırların engeliyle karşılaştı. Başbakan Erbakan İran’a gittiği için ağır eleştirilere maruz kaldı. (28 Şubat’a uzanan süreç ile aynı yıllarda hızla gelişen Türkiye-İsrail askeri ve savunma işbirliği ise başlı başına ayrı yazı konusudur.)
İşte… Benzer nedenlerle 1990’ları, Türkiye’de oluşan İran algısıyla okumak, dönemin tamamını açıklamaya yetmez. Kamuoyunda kurulan siyasi anlatıyla bölgenin gerçek jeopolitiği aynı çizgide değildi…
Bir dönemi anlamak, yalnızca o dönemin faillerine değil; aynı zamanda o dönemin yeni dünya düzenine bakmayı gerektirir.
Soğuk Savaş sonrası kurulan yeni uluslararası sistem, neoliberal dönüşüm ve Ortadoğu’da değişen güç dengeleri bilinmeden, 1990’ların Türkiye’si eksik okunur…
Devam edeyim:
Yanlış anlaşılmak istemem
Öncelikle…
Bu yazının amacı İran’ı aklamak ya da suçlamak değil. Amaç, otuz yılı aşkın süredir tartışılan bu cinayetleri, dönemin uluslararası koşulları ve eldeki veriler ışığında yeniden değerlendirebilmek…
Gözden kaçırılmaması gereken temel ayrım şu:
-Türkiye’deki bazı radikal İslamcı örgütlerin İran’la ideolojik, siyasi veya lojistik temas kurmuş olması, bu cinayetlerin doğrudan İran devleti tarafından planlandığı sonucuna götürmez…
-Aynı şekilde, İran’ın bölgedeki bazı örgütlerle ilişki kurmuş olması her eylemin devlet kararıyla gerçekleştirildiğini otomatik olarak göstermez...
Ne var ki 1990’larda özellikle medyada bu iki alan birbirine karıştırıldı. İran Devrimi’nden etkilenen yapılar, İran’a gidip geldiği öne sürülen kişiler ya da İranlı görevlilerle temas iddiaları, kısa sürede “cinayetlerin arkasında İran devleti var” yargısıyla aynı anlamda kullanıldı.
Böylece araştırılması gereken bir iddia, doğruluğu sorgulanmadan kamuoyunda kabule dönüştü/ dönüştürüldü!
Oysa hukuk ve tarih aynı ilkeyle çalışır:
-İdeolojik yakınlık kanıt değildir.
-Siyasi sempati kanıt değildir.
-Temas iddiası tek başına kanıt değildir.
Her dosyada emir zincirinin, finansman ilişkisinin, lojistik desteğin ve karar mekanizmasının somut delillerle ortaya konulması gerekir...
Amaç, yıllardır tekrarlanan kanaatleri doğrulamak değil; belgeyi yorumdan, delili kanaatten, tarihsel olguyu siyasal anlatıdan ayırabilmektir.
Ancak o zaman hem Aksoy, Mumcu, Üçok, Kışlalı cinayet provokasyonlarına hem de 28 Şubat’a uzanan 1990’lar Türkiye’sine sağlıklı yaklaşmak mümkün olur…