Çocukken bizim hayattaki köpekleri beslemek, onlarla yürümek, koşturmak, kışın havanın parçalı bulutlu olduğu günlerde ot kestiğimiz tayanın (yığının) üzerinde kafamı büyük köpeğin gövdesine yaslayıp gökyüzünde bulutların raksını izlemek beni çok mutlu ederdi.

Nahırcı Reşo nahırı (hayvan sürüsünü) toplamadığında bizim hayvanları otarmak (otlatmak, yaymak) bana düşerdi ve ben bundan çok zevk alırdım.

Bizim oralarda köpeklerle, hayvanlarla fazla zaman geçiren çocuklara da “it otaran” denirdi.

Merhum Alirıza Dedem de bana da bu ismi takarlar endişesiyle beni sürekli uyarırdı.

***

Köy yerinde çiftçilik yapıp traktör, at ya da öküz sahibi olmamak tuhaf bir durumdu. Aslında biraz da fakirlik göstergesiydi.

Tarladaki hasadı eve getirmek için at arabası ya da traktörü olanların peşine düşer, dünyanın parasını ödediğimiz halde bir de yalvar yakar olurduk.

Yüksek tarlalardan inişte at parlaması riski nedeniyle traktör zorunlu hale gelirdi ve boşta traktör bulmak bazen neredeyse imkânsız olurdu.

Atınız, bir çift öküzünüz ya da traktörünüz yoksa, sorun hasadı harman yerine getirmekle de bitmezdi.

Arpayı buğdayı harmana yayıp döven sürmek için de ata ve öküze ihtiyaç olurdu.

Hasat o yıl iyiyse, harmanla uğraşmaktansa traktörün çalıştırdığı bir patos ilaç gibi gelirdi.

O işler için de (parasıyla yaptırdığımız halde) traktör ya da döveni çekecek at ya da öküzü zor bulurduk.

***

Çocuk aklımla TRT ekranlarında ne zaman traktör reklamı çıksa “alalım, alalım” diye dedemin ve babamın başında boza pişirirdim.

Dedemin Tarım Kredi Kooperatifine olan borcu hiç bitmediği için traktör satın almak bizim için hep hayal olarak kaldı. Babamın öğretmen maaşı da bir traktörün taksitlerine yetmezdi.

Böyle olunca ben de sürekli “bari bir at alın” diye tutturdum.

Taşrada büyüyen bir çocuğun hayalinin büyüklüğüne bakar mısınız?

Kendi hasadımızı kendi atımızı koştuğumuz bir arabayla tarladan eve taşımak...

At hayalim de traktör hayalim gibi hep havada kaldı.

Komşumuz Ali Yamen Amcanın hep gururla söz ettiği Başak 12 bahçe traktörünün motorunu, yandaki kolu çevirerek çalıştırmak bizim için büyük bir eğlenceydi.

Alirıza Dedemin küçük kardeşi Kazım Dedemin her nedense “Belçika” adı verilen kül rengi atına binebilmek için de can atardım.

Yaşlı ve zayıf olduğundan ve eğersiz bindiğimizden günlerce yağır olarak dolaştığımı hiç unutamam.

***

Birgün mahalleden arkadaşlar övündükleri atlarıyla yarış yapmak istedi. Ben de yalvar yakar Kazım Dedemin atı Belçika’yı aldım. Çayırlıktan Atatürk İlkokulu’nun arkasındaki dik yolda yokuşa doğru atları sürdük. Hepimiz çok hızlı giriyorduk. Ancak daha yolun başında Belçika tuhaf bir şekilde düz yolda gitmek yerine aniden sağa saptı. Ben ileri gitmeye devam edince atın altımda olmadığını anladım. Bir iki saniye içinde kendimi çamurun içinde bulmuştum.

Çamura batmış görüntüm çok komikti. O nedenle herkes gülüyordu. Bir tek yarışı izleyen komşu teyze bir ağrım olup olmadığını sormuştu. Neyse ki herhangi bir ağrım yoktu.

Teyze de bana bir şey olmadığını anlayınca “Allahtan eşekten düşmedin” dedi ve güldü.

***

Ben bu espriyi anlamadım. Bir metre yüksekliğindeki eşekten düşmek koca attan düşmekten nasıl daha kötü olabilir ki?

Aylarca, yıllarca bu soruya yanıt aradım ama öğrenemedim.

Annemin ve Şamama Nenemin köyünde (Ardahan’ın Çıldır ilçesine bağlı Rabat köyü- şimdiki adı Yıldırımtepe) yüzlerce eşekten oluşan bir nahır görünce bu soruya cevap bulabileceğimi tahmin etmiştim.

Öyle de oldu. Eşek nahırını köye getiren çocuklardan birinin bindiği eşek (sinek ısırmış olsa gerek) can havliyle zıplamaya başladı. Çocuğun kendi iradesiyle inmeye dahi fırsatı olmadı. Birdenbire havaya doğru yükseldi ve boşluğa düşüverdi. Allah’tan uzun otlar ve yumuşak toprak zemin vardı da bir yeri kırılmadı.

O zaman anladım attan düşmek ile eşekten düşmek arasındaki farkı.

***

Siyasette, özellikle de CHP’de yaşananları takip ettiğimiz şu günlerde hep “eşekten düşme” durumu geliyor aklıma.

Hiç şüphem yok: İşin sonunda birileri eşekten düşmüşe dönecek.

Düşenin kim olduğunu da fazla geç olmadan hep birlikte göreceğiz.