"Gücün ne olduğunu, başkasının korkusunu elinde tutup ona gösterirken anlarsın!”

Bu söz Amy Tan’in Çin’de geçmişte yaşadığı travmaları kızına anlatan bir annenin hikayesini işleyen “Mutfak Tanrısının Karısı (The Kitchen God’s Wife)” kitabında yer alıyor.

Amy Tan güç kavramını insan ilişkileri açısından ele almış.

Ancak ben bugün bu kavramı güncel siyaset çerçevesinde ele alıp iktidar ve muhalefet üzerinden okumak istiyorum.

***

Öncelikle şunu not düşeceğim:

Güncel iktidar-muhalefet ilişkisinde, uzun zamandır iktidarın güç gösterisine ve muhalefetin bu güce karşı direnişine tanıklık ediyoruz.

Muhalefetin bu direnişte (elinden geleni yapmasına karşın) yüzde yüz başarılı olduğunu söylemek zor.

Zira iktidar, elindeki gücü muhalefette ürettiği korkulardan ve o korkuları, rakibin zaaflarını, kırılganlıklarını sonuna kadar ve kuralsızca kullanma kapasitesinden alıyor.

Peki nedir bunun örnekleri?

Benim aklıma ilk gelenler şunlar:

- Bitmek tükenmek bilmeyen idari denetimler, soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar (Hukuki ve idari araçların “eşit” değil “seçici” bir şekilde kullanıldığı gerçeği ve tüm muhalif çevrelere sürekli “bunlar senin de başına gelebilir” mesajı verilmesi, bir nevi o korkunun herkes tarafından görülüp hissedilmesinin sağlanması.)

- Partinin butlan gibi icatlarla ele geçirilmeye çalışılması, kapatma ve siyasi yasak ihtimali (Bunlar yapılırken içeriden insanlarla açıktan iş birliği yapılması.)

- Partiye ve yöneticilerine sosyal/konvansiyonel medya baskısı (Medyanın itibar suikastlarıyla bir korku unsuruna dönüştürülmesi.)

***

İktidar bütün bunları yaparken muhalefeti yok etmek değil, kendisiyle uyumlu olacak ve kontrol edilebilecek şekilde yeniden dönüştürmek istiyor.

Böylece daha temkinli siyaset yapan, kendisine otosansür uygulayan, risk almaktan ve muhalefet safındaki diğer partilerle ittifaklar yapmaktan kaçınan bir yapı, iktidarın hedeflediği “muhalefet modeli” olarak öne çıkıyor.

Bunları düşününce insanın aklına ister istemez iki soru geliyor:

1) Böyle bir Güç-Korku denklemi varken ülkede siyaset normalleşir mi? Siyasi rekabet kalır mı?

Bu sorunun cevabı ne yazık ki “hayır”.

İktidar böyle bir denklemle yoluna devam ederse siyasetin normalleşmesi, siyasi rekabetin olması imkânsız.

2) Muhalefet bu güç ve o gücün yarattığı korkuyla nasıl baş edebilir?

Bu sorunun cevabı ise muhalefette korku yaratıp o korkuyu kontrol ettikçe işleyen iktidar denklemiyle doğrudan yüzleşmek.

Peki bu nasıl yapılır?

- Öncelikle gizli korku görünür korkuya çevrilir.

“Neyi kaybetmekle tehdit ediliyorum/ediliyoruz, tehdit gerçek mi abartılı mı” sorusuna samimi bir yanıt vermek, korkunun farkına varmanın en iyi yoludur. Unutmayalım ki görünür hale gelmiş bir korkuyu maniple etmek çok zordur. Hatta korkunun yüksek sesle ifade edilmesi, gücün elindeki “gizli kozu” yok eder ve korkunun kontrolünü geri almak mümkün hale gelir. (Örneğin Uşak Belediye Başkanı’nın yaptıkları bir haftadır konuşuluyordu. Operasyon geleceği belliydi. CHP ihraç mekanizmasını operasyon öncesinde başlatsa, iktidarın güç kullanımını boşa düşürebilirdi.)

- Bireysel korkular kolektif bir meseleye dönüştürülür

İktidarın kurduğu dengesiz güç denklemi, (haklılığını anlatmakta ve kitleleri ikna etmekte zorlanacağını düşüneceğinden) muhalefet mensuplarının yalnızlığını artırır ve korkusunu daha da besler. Buna karşı yapılması gereken ise bu güce karşı kolektif bir tavır geliştirmek ve bu tavrı görünür kılmak. Görünürlük baskıyı tersine çevirebilir. Özel’in imza attığı 100 miting bunu kısmen gerçekleştirdi ama yeterli olmadı.

- Keyfi kullanılan büyük güç, denetlenebilir alana çekilir

Güç, korku üzerinden ortaya çıkmışsa, kurumsal boşlukları, hukuki zafiyetleri ve denetimsizliği kullandığı içindir. O nedenle, belge veri gibi unsurlarla bir şeffaflık sağlamak, hesap verme mekanizmalarını zorlamak, kamusal alanı devreye sokmak gibi etkili adımlar atılabilir.

***

İktidar gücünün zarar verme kapasitesi ortada. Güç asimetrisi ortada.

Ancak iktidarın aşırı devlet gücü kullanımının “ters tepme” diye tanımlanabilecek doğal sonuçları da olabilir.

“Mağduriyet yaratma”, “gücün suistimal edildiği algısına sebep olma” gibi sonuçlar, Türkiye’de son yapılan kamuoyu yoklamalarına da yansıyor ve iktidarın aşırı güç kullanımının CHP’ye yarama ihtimali de yabana atılır değil.

CHP’nin, özellikle de Özgür Özel’in bu tablo karşısında duygusal değil stratejik, fevri değil sağduyulu, ani değil kademeli, tek başına değil kolektif bir süreç yürütmesi şart.

Bir de yanlış yapan partililer varsa, hepsine yol vermesi...