Bazı kitaplar vardır; yazıldıkları dönemi anlatıyor gibi görünürler ama aslında insanlık tarihinin değişmeyen karanlık tarafını gösterirler...
Bunun en bilinen örneklerinden biri, Nobel Edebiyat Ödüllü yazar J.M. Coetzee’nin Türkiye’de, “Barbarları Beklerken” adıyla yayımlanan romanıdır…
***
Coetzee bu muhteşem alegorisinde, hayalî bir imparatorluğun sınır kasabasında geçen; sömürgecilik, iktidar, şiddet ve vicdan temalarını bir sulh ceza yargıcının gözünden ele alır...
Romanın merkezinde savaş yok… Büyük ve kanlı meydan muharebeleri de yok…
Çünkü yazarın amacı bunları anlatmak değil… Korkunun, halk üzerinde nasıl bir teslimiyet ve baskı duygusu yarattığını göstermek; daha doğrusu, iktidarın korkuyu nasıl kullandığını anlatmak...
***
Coetzee’nin yarattığı dünyada devlet, yaklaşmakta olan bir tehdit uydurur…
O nedenle halk üzerine “Barbarlar geliyor” korkusu salınır…
Ardından bu tehdit gerekçe gösterilerek insanların hayatlarına müdahale edilir…
Gözaltılar başlar, sorgular yapılır, en masum insanlar bile suçlu ilan edilir...
Fakat roman ilerledikçe okur, asıl meselenin gerçeği ortaya çıkarmak değil...
İnsanları boyun eğmeye zorlamak, çünkü baskının en etkili halinin bedene değil, ruha yöneltilen olduğunu fark eder…
Cevabı merak edilen soru
Romanın sorgu sahnelerinde insanların yalnızca acı çekmesi hedeflenmez...
Onların kendilerine olan güvenleri, haysiyetleri ve direnme güçleri kırılmak istenir…
Böylece insan, kendi doğrularından şüphe etmeye başlar… O an ise, otoritenin amacına ulaştığı andır…
Bu nedenle “Barbarları Beklerken” yalnızca bir sömürgecilik eleştirisi değil aynı zamanda, gücün psikolojisini anlatan büyük bir romandır…
***
Yıllar önce okuduğum bu kitap nereden mi aklıma geldi?..
Fatoş Pınar Türker’in Silivri’deki duruşmada dile getirdiği iddiaları okudum da oradan…
Çünkü o iddialarla ilgili kamuoyunda tartışılan şey yalnızca hukuki bir süreç değildi...
İnsanlar; çaresiz bırakılan, yalnızlaştırılan ve en hassas olduğu yerden baskı altına alınan kişinin, neler hissettiği sorusunun cevabını merak ediyordu…
Bir devletin gücü, vatandaşını korkutabilme kapasitesiyle mi ölçülür?
Coetzee’nin romanında işkence sadece fiziksel değildi... İnsanların sevdikleri, korkuları ve umutları da baskının bir parçası haline geliyordu... Güç sahibi olanlar bilir ki insan bazen kendisi için direnir ama sevdikleri söz konusu olduğunda daha kolay kırılabilir…
İşte romanın en sarsıcı tarafı burada ortaya çıkıyor... Bir insanı susturmanın yolunun her zaman onu dövmek olmadığını... Bazen ona yalnız olduğunu hissettirmek… Bazen geleceğinden endişe ettirmek… Bazen de en değer verdiği şeyleri kaybetme ihtimaliyle yüz yüze bırakmak olduğunu fark ediyorsunuz...
***
Coetzee’nin anlattığı dünya ile modern dünyanın farkı teknoloji olabilir; ama insan ruhunun kırılma noktaları pek değişmemiştir…
Bu yüzden “Barbarları Beklerken” bugün de güncelliğini koruyor... Ve roman okuru:
“Bir devletin gücü, vatandaşını korkutabilme kapasitesiyle mi ölçülür; yoksa en sert eleştiriler karşısında bile hukukun sınırları içinde kalabilmesiyle mi?” sorusuna cevap aramaya yönlendiriyor…
Sözümün özü canlarım...
Gerçek medeniyet, insanların korkmasında değil; haklarını ararken kendilerini güvende hissetmelerindedir…
Barbarları bekleyenler çoğu zaman dışarıdaki düşmanları ararlar…
Oysa asıl tehlike, insanın içindeki adalet duygusunun yavaş yavaş aşınmasıdır…
Çünkü adaletin sustuğu yerde korku konuşmaya başlar…
Ve korkunun konuştuğu yerde, herkes biraz daha yalnızlaşır…