Bazı insanlar başarıyı alkışlar, bazıları başarı ihtimali gördüğünde, karşısındakinin hevesini kırmaya çalışır…

“Adile” filmi bana en çok bunu düşündürdü...

Sevgilimle filmi izlerken ona sık sık; ülkemizin en büyük yoksulluğunun bazen para değil…

Birbirinin ışığını söndürmeye çalışan insanların çokluğu olduğunu söyledim…

O yüzden, Çağan Irmak’ın anlattığı dünya yalnızca bir Yeşilçam hikayesi değil...

Aynı zamanda: “İnsan insana nasıl davranmalı?” sorusunun cevabı gibi…

***

Filmdeki insanlar birbirlerinin ayağına basarak yükselmeye çalışmıyorlar tam tersine, birbirlerini taşıyorlardı… Oysa ban göre günümüz dünyasının en büyük trajedilerinden biri:

Mesai arkadaşlığı ile dostluğun birbirine karıştırılmasıydı…

Aynı odada çalışmak, aynı projede bulunmak, aynı kameraya bakmak; insanları dost yapmıyor…

Dostluk başka bir şey… Dostluk, karşısındakinin yeteneğinden korkmamak...

Dostluk, bir insanın parladığını görünce içten içe huzursuz olmamak…

Dostluk, “Acaba beni geçer mi?” diye hesap yapmak yerine:

“Daha da iyi olsun” diyebilmek...

Müjde Ar’ın filmdeki yaklaşımı...

Bir meslektaş gibi değil; bazen bir kız kardeş, bazen bir sırdaş, bazen de insanın yarasına sessizce merhem olan biri gibi…

Öyle sahneler vardı ki: “Bir kadın başka bir kadına gerçekten böyle şefkat gösterebilir mi?” diye düşünmedim değil… Ve cevabım: “Evet… Gösterebilir” oldu...

Çünkü gerçek zarafet rekabetten değil, merhametten doğar

Ve Münir Özkul ile Adile Naşit ilişkisi…

***

Bugünün hoyrat dilinde kadın erkek ilişkileri sürekli başka anlamlara çekiliyor… Oysa film bize:

İki farklı cins arasında çıkarsız, tertemiz, insanî bir dostluğun mümkün olduğunu hatırlatıyor…

Hem de öyle mümkün ki… Bazen aşkın bile ulaşamadığı bir sadakat üretir…

Birbirine yaslanan iki güzel insan… Birbirini değiştirmeye çalışmadan, birbirini tüketmeden:

Birbirinin omzunda dinlenerek yürüyen iki ruh…

Belki de bu yüzden film bittikten sonra içimde tuhaf bir hüzün kaldı…

Çünkü… Yalnızca Adile Naşit’i değil; birbirine iyilik yapan insanların dönemini, özlediğimi hissettim...

Ve tabii: Çağan Irmak… Çağan Irmak… Defalarca Çağan Irmak…

Yürü... Ben sana inanıyorum...

Bazı yönetmenler film çeker… Bazıları ise insan ruhunun unutulmuş yerlerine dokunur…

Çağan Irmak’ın farkı galiba burada… O sadece, seyirciyi etkileyen sahneler kurmuyor…

İnsanın içindeki merhameti uyandırıyor…

Belki bu yüzden filmin sonunda kendi hayatımı düşünmeden edemedim:

“Kimin şevkini kırdım?..”

“Kimi yeterince desteklemedim?..”

“Kim benim yüzümden içine kapandı?..”

Çünkü bazen bir insanın kaderini büyük darbeler değil; küçük aşağılamalar değiştirir.

Ve bazen, “yürü… Ben sana inanıyorum…” cümlesi, bir hayatı kurtarabilir…