Bu yazımda size, Norveçli yazar Jostein Gaarder’in ülkemizde ilk baskısı 1994 yılında yapılan kült eseri Sofie’nin Dünyası’ndan söz etmeye karar verdim…
Pan Yayıncılık tarafından basılarak okurlara ulaştırılan eseri Sabir Yücesoy tercüme etmişti…
Yayımlandığında “Bestseller” olan bu eser benim için bir roman değil, hayatın ta kendisidir...
***
“İnsan, cevaplardan değil sorulardan oluşur” diyen Gaarder, her şeyin bir soruyla başladığına dikkat çekiyor… Romanın başında, 14 yaşındaki Sofie, posta kutusunda iki soru buluyor:
“Sen kimsin?.. Dünya nereden geldi?..”
Şimdi ben size aynı soruları sorsam, kolayca cevaplar mısınız?..
Hemen tamamınızın ilk cevabı...
Büyük ihtimalle, adınızı söylemek olacaktır…
Yine hemen tamamınız, “Memleket neresi hemşerim?” sorusuna alışık bir milletin ahfadı olarak, doğduğunuz şehrin adını vereceksiniz… İyi ama bunlar gerçekten “Siz” misiniz?..
Gerçekten de bunlar sizi mi anlatır/tanıtır?..
***
Tamam tamam öze geleyim ve sorayım:
Mevcut Milli Eğitim Bakanı’nın okullarımızda okutulmasından hazzetmediği dersin adının Gaarder’e göre, “Uyanmak” olduğunu biliyor muydunuz?.. Yani, felsefe olduğunu…
Kim bilir?.. Belki de büyüklerimiz (Makam ve mevki olarak tabii ki) toplumun uyanmasından korkmaktadırlar… Ki… Felsefeye karşı duydukları nefretlerini halen sürdürüyorlar…
Romana gelince...
Sofie, gizemli bir öğretmenden felsefe dersleri almaya başlar…
Ve biz de o mektuplarda ona anlatılanlar sayesinde, insanlık tarihinin en büyük zihinleriyle tanışırız:
Sokrates, Platon, Aristoteles, René Descartes, Immanuel Kant ve diğerleri…
Ama bu bir tarih dersi değil bir uyanışın hikâyesidir...
Gaarder diyor ki: “Herkes bu dünyaya alışıyor ama, filozoflar alışmıyor zira filozof olmak, alışmamaktır...”.
***
Kitapta insanlık, dev bir sihirbazın şapkasından çıkarılan beyaz bir tavşan metaforuyla anlatılıyor…
Ve biz sıradan insanlar… O tavşanın tüylerinin en diplerinde yaşıyoruz…
Filozoflar ise tırmanıyor, tırmanıyor ve… Tavşanın gözlerine bakmaya çalışıyor: Yani gerçeğe…
Peki, gerçeklik nedir?
Kitap ilerledikçe Sofie’nin dünyası garipleşiyor ve okur:
“Ya biz de bir hikâyenin içindeysek?” diye kendine sormaya başlıyor… İşte burada Gaarder, edebiyatı felsefeye dönüştürüyor… Sorular, kafatasınızın içindeki geri hücrelerde dönüp duruyor:
“Gerçeklik dediğimiz şey gördüğümüz mü?.. Yoksa düşündüğümüz mü?.. Yoksa, bize anlatılan bir hikâye mi?..”.
***
Immanuel Kant: “biz dünyayı olduğu gibi değil… algıladığımız gibi görürüz” diyor meselâ…
Yani… “Gerçeklik” dışarıda değil zihnimizin içinde…
Bu noktada ise romanın bir aynaya dönüştüğünü hissediyorsunuz…
Ve o aynada kendinize bakarak:
“Akıl mı, İnanç mı?” diye soruyorsunuz…
Kitap boyunca: “Her şeyi akılla mı açıklayacağız?.. Yoksa bazı şeyler inanmayı mı gerektirir?” sorularını iç sesinizle tartışıyorsunuz…
Sık sık René Descartes’ın, “Düşünüyorum, öyleyse varım” deyişini hatırlıyorsunuz...
Ama Gaarder bize şunu da soruyor: “Ya iç sesinle konuşurken, düşündüğünü sanıyorsan?..”.
İşte zihin burada sallanmaya başlıyor…
İnsan olmanız yeter...
Kitabı henüz okumayanların okuyacağı zannıyla, spoiler vermeden şunu söyleyeyim canlarım:
Bu kitap size sadece felsefeyi öğretmiyor… Sizi oyunun içine sokuyor… Bir noktadan sonra şunu hissediyorsunuz: “Ben okuyucu muyum… yoksa karakter mi?..”
Ve işte o an… kitap sizi yakalamıştır…
Düşünmek için profesör olmanıza gerek yoktur…
İnsan olmanız yeter…