Bu tartışmayı yapmak zorundayız…
Çünkü AfD’nin yükselişindeki asıl çelişki şu:
İşçilerden büyük oy alan parti, ekonomik programında özel mülkiyeti, zenginlerden daha düşük vergi almayı, şirketlerin üzerindeki devlet denetiminin azaltılmasını ve piyasa serbestliğini savunuyor!
Yani... Neoliberalizmin yarattığı hoşnutsuzluğun dışına çıkan alternatif sunmuyor AfD...
O halde… Soru sadece “AfD nasıl büyüyor” değil, Alman solu bu kadar açık çelişki karşısında neden etkisiz kalıyor olmalı?
Sorun parti örgütlerinin zayıflaması değil, Alman solunun ideolojik olarak tıkanmış olması...
Alman sosyal demokrasisi uzun süredir neoliberalizmin sınırlarını zorlayan program üretemiyor.
Keza, Sol Parti de neoliberal düzene karşı geniş emekçi kitleleri peşinden sürükleyecek alternatif yaratamıyor, kimlikçi siyasetten kurtulamıyor…
Burada bir sosyalist tartışma yeniden önem kazanıyor: Sosyal demokrasi kendi başına sol dalga yaratabilir mi?
Tarih çoğu kez tersini gösterdi: Sosyal demokrat partiler, güçlü sendikalar-sosyalistler-örgütlü işçi hareketinin baskısı altında ücret, sosyal güvenlik ve çalışma haklarında sola yöneldi daima...
Bugün ise toplumsal muhalefet baskısı çok zayıf ve itibarıyla Alman solunun tıkanmasının temel nedenlerinden biri bu… Evet, onu zorlayacak sol muhalefet eskisi kadar güçlü değil...
Derine kazıp… Alman sosyal demokrasisinin bugünkü halini, tarihsel dönüşümüne bakarak açıklamak lazım…
Sağ savruluşun tarihsel kökeni
Alman sosyal demokrasisinin ilk kuşakları sınıf teorisi, sendikal mücadele ve örgütlü işçi hareketinin içinden çıktı…
19’uncu yüzyıl sonundaki bu partide tartışılan; “kapitalizm nasıl aşılacak”, “mülkiyet ne olacak”, “reform mu devrim mi” gibi sorular idi…
Kautsky, Bernstein, Rosa Luxemburg gibi sosyalist düşünürler bu teorik kavganın içindeydi. Partinin 1891 Erfurt Programı, kapitalizmi işçi ile sermaye arasındaki çatışma üzerinden açıkladı. Fabrika, maden, büyük işletmeler ve temel üretim araçlarının toplumun ortak mülkiyetine geçmesini hedefledi.
Fakat… İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya değişti. Almanya ikiye bölündü. Soğuk Savaş siyaseti dünyayı, kapitalist Batı ile sosyalist Doğu arasındaki sert kamplaşmaya hapsetti...
Doğu Almanya’da sosyal demokratlar ile komünistler birleşirken, Batı Almanya’da sol devletin temel tehditlerinden biri olarak gösterildi ve Komünist Parti yasaklandı…
Aynı dönemde ABD öncülüğünde Marshall Planı/kredi, yatırım ve pazar desteğiyle ayağa kaldırılan Batı Almanya’da hızlı sanayileşme yaşandı. Güvenlik baskıları ve ekonomik başarı, işçi sınıfının geniş kesimlerinde kapitalizmi aşma fikrinin çekiciliğini zayıflattı…
Ve, Sosyal demokrat/SPD Batı Almanya’nın yeni siyasal düzeninde iktidar alternatifi olabilmek için yön değiştirdi.
Partinin 1959 Bad Godesberg Programı bunun dönüm noktası oldu: SPD, işçi sınıfı partisi kimliğinden uzaklaşıp kendisini “halk partisi” olarak tanımladı...
Böylece temel soru değişti: “kapitalizmi nasıl aşarız” sorusunun yerini “kapitalizmi nasıl daha adil yönetiriz” sorusu aldı…
Değişim salt teorik değildi; Soğuk Savaş’ın anti-komünizmi, sosyal demokrasiyi sistemin dışından içine doğru taşıdı…
Bu dönüş Alman solunu bakın nerelere savurdu:
Türk soluna ayna
SPD’nin sağa yönelişi 1959’da bitmedi sonraki kuşaklarda daha savruluş yaşadı...
Özellikle 1990’lardan itibaren sosyal demokrasi, neoliberalizme karşı alternatif üretmek yerine onun ideolojisini benimsedi. Özelleştirme, esnek çalışma ve sosyal devlet harcamaların sınırlandırılması parti programına girdi. 2000’ler başında Başbakan Gerhard Schröder döneminde bu yönelim uygulamaya dönüştü. SPD, neoliberal dönüşümün taşıyıcısı haline geldi...Yani, sosyal demokrasi, sermaye ile emek arasındaki dengeyi emek lehine değiştiren güç olmaktan uzaklaşıp, mevcut düzeni yöneten merkez partilerden biri oldu...
Sonraki yıllarda SPD, merkez sağ ve liberal partilerle kurduğu koalisyonlarla neoliberalizme daha da yaklaştı. Böylece sosyal demokrasinin kendine özgü ekonomik programı silikleşti. SPD, varlık nedenini bulanıklaştırdı...
Sonuçta işçi, ücretli ve dar gelirli seçmen için “neden sosyal demokratlara oy vereyim” sorusunun cevabı zayıfladı...
Evet: Neoliberalizmin yarattığı güvencesizlik ve eşitsizlik büyürken, sosyal demokrasi bu düzenin dışına çıkan güçlü ekonomik alternatif sunamadı…
Türkiye’de sosyal demokratların buradan çıkaracağı ders var:
Neoliberal AKP’ye karşı salt kültürel konularda mücadele edip ekonomide aynı piyasa düzeninin sınırları içinde kalırsanız, kalıcı sol seçenek yaratamazsınız...
“Bizim” sosyal demokratlar da neoliberalizmin daha iyi yöneticisine dönüştüğü ölçüde toplumsal dayanağını aşındırır…
Almanya’nın son dersi en çok Türk solu için geçerli…
Gerçi yıllardır anlatıyoruz ama “bizimkiler” hâlâ eski tas eski hamam…