Bazı siyasetçiler; görev süreleriyle hatırlanırlar...
Bazıları ise bıraktıkları sözlerle, tavırlarıyla ve temsil ettikleri siyasi kültürle yaşarlar…
Türkiye’nin yakın tarihine sadece başbakan ve cumhurbaşkanı olarak değil…
Aynı zamanda bir siyaset ekolü olarak damga vuran Süleyman Demirel’i dün, vefatının 11. yılında anarken, kaybettiğimiz siyasi olgunluğu, tahammül kültürünü ve demokratik sabrı özlediğimi fark ettim…
***
Isparta’nın İslâmköy’ünden çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’nin zirvesine ulaşan bu köy çocuğu, hayat hikâyesiyle bile başlı başına bir başarı destanıdır…
Onun için siyasette değerli olan hiç düşmemek değil…
Düştükten sonra demokratik yollarla yeniden ayağa kalkabilmekti…
Bu yüzdendir ki; Türk siyaset tarihinin en dayanıklı ve en öğretici aktörlerinden biri olarak hatırlanıyor…
***
Ancak, Demirel’i farklı kılan yalnızca yükselişi değildir...
Onu asıl önemli yapan şey, defalarca düşmesine rağmen yeniden ayağa kalkabilmesidir...
12 Mart’ı gördü… 12 Eylül’ü yaşadı… Siyasi yasaklarla karşılaştı… İktidardan uzaklaştırıldı…
Eşi Nazmiye hanımefendiyle birlikte hapse atıldı fakat hiçbir zaman demokrasiye küsmedi...
Sokaklar yürümekle aşınmaz
Bugün geriye dönüp baktığımda Demirel’in en büyük özelliğinin “tahammül” olduğunu görüyorum...
Sert eleştirilere uğradı…
Karikatürlere konu oldu…
Meydanlarda protesto edildi...
Başbakanlık binasının önünde, korumalarının yanında yumruklandı fakat…
Bütün bunlara rağmen siyasal rakiplerini düşmanlaştıran bir dil kullanmamaya özen gösterdi…
Çünkü siyasetin kavga değil, birlikte yaşama sanatı olduğuna inanıyor:
“Barışmayı bilmeyen kavga etmesin” diyordu…
***
İlk başbakanlığı döneminde (1965-1971) “Dün dündür, bugün bugündür” dedi…
Amacı, değişen şartları okuyabilmenin gerekliliğine işaret etmekti…
“Sokaklar yürümekle aşınmaz” dediğinde sokaklarda, hem de kendi başbakanlığı protesto ediliyordu…
O sözüyle ise, demokrasinin, sokaklara saygı duymak olduğuna dikkat çekmişti ancak…
O sözlerinin, siyaseti donmuş kalıplar içinde değerlendirmeyen, pragmatik bir devlet adamının bakışını yansıttığı anlaşılamadı…
Çünkü O biliyordu ki, devlet yönetimi gerektiğinde katı sloganlarla değil, gerçek hayatın karmaşık ihtiyaçlarıyla yüzleşmeyi gerektirir…
Ruhun şad olsun...
Cumhurbaşkanlığı döneminde kurumların ayakta kalmasının önemini vurguladı…
Onun siyaset anlayışında kişilerin değil, milletin, devletin ve demokrasinin devamlılığı esastı…
Onun için demokrasi yalnızca seçim kazanmak değil, farklı düşünenlere tahammül edebilmek, kaybettiğinde de sistemin içinde kalabilmekti...
Aradan geçen 11 yılın ardından geriye baktığımda, o büyük köy çocuğunu yalnızca bir siyasetçi olarak değil; sabrın, uzlaşmanın ve demokratik direncin sembollerinden biri olarak hatırlıyorum...