Bugün size, günümüz dünyasında pek çok ülkede yaşananlara örnek gösterilebilecek, 2002 yapımı distopik bir bilimkurgu-aksiyon filmi olan Equilibrium’dan söz edeceğim...
Yönetmenliğini Kurt Wimmer’in yaptığı, başrolünü ise Christian Bale’in oynadığı film, totaliter rejimlerin insan duygularını bastırması üzerine kurulu, karanlık bir geleceği tasvir ediyor...
İlk gösterime girdiğinde yüksek gişe yapmayan film, yıllar içinde “kült klasik” statüsü kazandı...
Film, III. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan “Libria” adlı totaliter bir devlette geçiyor…
***
Libria’da iktidar partisi, savaşların temel nedeninin insan duyguları olduğuna karar veriyor... Bu nedenle herkesin düzenli olarak “Prozium” isimli bir ilaç kullanması zorunlu…
Bu ilaç sayesinde insanlar öfke, aşk, korku, hüzün gibi duyguları hissedemez hale geliyor...
Sanat eserleri, müzik, şiir ve duyguları harekete geçirecek her şey yasaklanıyor...
Kurallara karşı gelenler ise acımasızca cezalandırılıyor...
***
Vizyona çıktığında büyük gişe başarısı elde edemeyen ancak zaman içinde özellikle; totaliter rejim eleştirisi, sanatın insan ruhundaki rolü, bireyin sisteme karşı direnişi, özgürlüğün bedeli gibi temaları nedeniyle geniş bir hayran kitlesi edinen film hâlâ konuşuluyor, hâlâ çok izleniyor (Netflix)?..
Ayrıca, filmdeki “Gun Kata” adı verilen stilize dövüş koreografileri de sinema tarihinde dikkat çeken aksiyon tasarımlarından biri sayılıyor…
***
Filmde Beethoven, Yeats ve Mona Lisa gibi kültürel semboller özellikle kullanılıyor çünkü… Film, “duygusuz bir dünyanın teknik olarak düzenli ama ruhen ölü olacağı” fikrini anlatmaya çalışıyor...
Bu yönüyle yalnızca aksiyon filmi değil, aynı zamanda güçlü bir felsefi alegori özelliği taşıyor…
Duygular sorgulamayı doğurur...
Canlarım, Equilibrium’u yalnızca bir bilimkurgu filmi olarak izlemek mümkün ancak…
Filmin asıl gücü, geleceği anlatırken bugünü göstermesi...
Çünkü filmdeki Libria devleti, tanklarla ve askerlerle kurulan klasik bir diktatörlükten çok daha sofistike bir baskı düzenini temsil ediyor… İnsanların yalnızca davranışlarını değil, duygularını da kontrol etmeye çalışan bir sistemi anlatıyor...
***
Bugünün dünyasına baktığımda, birçok totaliter veya otoriter rejimin de benzer bir hedefe yöneldiğini görüyoruz…
Elbette kimse vatandaşlarına “Prozium” adlı bir ilaç vermiyor ama…
Filmin anlattığı şey de zaten ilaç değil; duyguların yönetilmesi...
Libria’da insanlar korkmamalı, üzülmemeli, aşık olmamalı, öfkelenmemelidir çünkü; duygular sorgulamayı doğurur...
Sorgulama ise iktidarların en sevmediği şeydir.
Sanat, insanın iç dünyasını zenginleştirir
Günümüzde de bazı rejimler vatandaşların ne düşüneceğini doğrudan belirleyemese de ne hissedeceğini yönlendirmeye çalışıyor… Sürekli bir korku atmosferi yaratılıyor...
İnsanlar dış düşmanlar, iç tehditler, ekonomik krizler veya güvenlik kaygıları üzerinden mobilize ediliyor...
Böylece özgür bireyler yerine, reflekslerle hareket eden kalabalıklar ortaya çıkıyor...
***
Filmde sanatın yasaklanması tesadüf değil çünkü sanat, insanın iç dünyasını zenginleştiriyor...
Totaliter sistemler ise vatandaşlarının hayal gücünü değil, itaat yeteneğini geliştirmek ister...
Bu nedenle, baskıcı rejimlerin ilk hedeflerinden biri sanatçılar, yazarlar ve düşünürler olmuştur…
Günümüzde de insanlar devlet korkusuyla değil, toplum baskısıyla da duygularını gizleyebiliyor…
Yanlış anlaşılma, linç edilme veya dışlanma korkusu nedeniyle gerçek düşüncelerini söylemekten çekinebiliyorlar...
Böylece görünmez bir sansür mekanizması oluşuyor…
İnsanlar kendi kendilerinin gardiyanına dönüşüyor…